Translate

25 Kasım 2014 Salı

İyi ki Varsın Annem!



Beni bu hayatta olduğum gibi kabul eden ilk insan. Annem.

Beni en yakından tanıyan... En çıplak halimle beni bilen.. Şöylece bakıp da o anlık ruh analizimi yapabilen..

Duygularımı da en iyi yazarak ifade ettiğimi bilen.. Annem.. Şimdi bu monolog yazımda seninle konuşuyorum işte.

Sen anlarsın şimdi neden yazdığımı, neden sarıldığımda söylemediğimi, konuşmadığımı.. Duygularımın sözcüsü olarak parmaklarımı atamışım bir kere. Bilirsin bunu da, o yüzden sorgulamazsın pek. Kaprislerin bana değildir hiç. Alıngansındır çoğu zaman, ama bana hiç yansımadı bu. Yaparsın, yaparsın, kendinden çok verirsin sevdiklerine.. Hiç karşılık beklemez görünürsün, oysa içten içe beklersin birşeyler. Bazen sadece bir sıcaklık veya bir gülümsemedir beklediğin, bazense biraz daha büyük birşeyler. Maksat, yaptığın fedakarlığın hora geçtiğini hissetmek. Senin gerçeğin de bu işte, İnsanların hayatlarında yer etmek için vermeyi seçmişsin. Kendini var hissetmek için çalışmalı, yapmalı, yaratmalı, üretmeli ve sonuçta birazcık da olsa övgü almalısın. Kendini gerçekleştiriyorsun Anne, için rahat olsun. Aktarıyorsun içindeki sevgiyi etrafına, hatta çoğaltarak yayıyorsun. Ve bunu yaptıklarınla değil, varlığınla yapıyorsun aslında. Bunu yeni de olsa artık fark ettim, işte ondan yazıyorum şimdi. Hayatımdaki varlığının önemini gördüm. Yoksa biraz geç mi oldu otuzbeşe merdiven dayamışken bunu fark etmek? Olsun, sen yanımdayken fark ettim ya, içime siniyor fazlasıyla. 

Dedikleri doğruymuş, senin önemini anne olunca anladım. Çünkü bebeklerim olunca senin hayatımdaki konumun değişti resmen. Annem gitti, annane geliverdi sanki. Bebeklerimi gözü kapalı teslim edebildiğim. Sadece onları birine bırakmanın rahatlığı değil, aynı zamanda hepinizin güzel zaman geçirdiğini bilmenin iç huzuru da var sayende. Ve sonra, anne olunca anneliği görerek öğrendiğim. Çocuk bakımı olsun, şefkati olsun, ev çekip çevirme olsun, yemek pişirme olsun. Doğru bildiğim doğrular ve doğru bildiğim yanlışlar. Hepsini senden aldım, tarttım, değerlendirdim ve uyguladım. Bazen seninle aynı hataları yapmış olabilirim, olsun o da kabulüm. Bu benim hayatım ve deneyimim diyiverdim ardından.
Galiba itiraf da etmeliyim, ikinci bebeğimi düşünürken senin orada olduğunu bilmek içime bir güç vermişti. Her ne kadar sana bağımlı bir hayat düzeni kurmayı tercih etmesem de varlığın güç vermişti bana. Ve bana her an her konuda hissettirdiğin gibi, "sen yaparsın" demiştin varlığınla. 

Şimdi bütün bunlara ilave bir hediye daha var hayatımda senden. İşimiz, yeni bebeğimiz. Kelimenin tam anlamıyla döke saça, düşe kalka yapmaya çalışırken bu işi, sen yine oradasın. Yanımda, arkamda, önümde, içimde.. Sırtımı yasladığım da sensin, koluna girdiğim de.. Ve hayalim bir gün seni omzumda taşımak gururla. Ve o gün çok yakında, biliyorum. Ben de bu vesileyle seni, senin geçmişini önce şimdiye ve kendi gerçeğime ve sonra da geleceğe taşıyacak olmanın tatlı gerginliğini yaşıyorum bu aralar. Yapabilecek miyim acaba diye sormama fırsat bile vermiyorsun, ben sana destek olurum diyorsun.

İyi ki varsın, Annem. Ben öyle canım cicimli konuşmayı beceremem. En iyi sen bilirsin bunu.  Sözün özü şu; seninle hayatlarımızın kesişmesi ve şimdi de bu ortak yolda ilerlemek benim için son derece heyecan verici olduğu kadar da onurlandırıcı. 
Güzellikler, başarılar, zenginlikler ve tabii ki yepyeni tatlar bizi bekliyor. 







19 Kasım 2014 Çarşamba

Çocuktan Empati Beklemek

Günlük Felsefe yazılarından vazgeçtim. Neden mi? Birkaç sebebi var. En önemlisi, başlıkları çok sıradan geliyordu. Benim için yazının başlığı heyecan verici olmalı, okuyucuyu cezbetmeli. Aynı zamanda benim de yazarken kafamı toparlamama yardımcı olmalı. Yani ben bir fikirle yola çıkıp önce başlığı atan yazarlardanım, anlayacağınız. Bir de galiba kendimi zorladığımı hissettim. Ve yine içimden geldiği gibi yazmaya döndüm. Arada tasmamı gevşetip biraz uzaklaşmayı denesem de yine kendi tarzıma dönüyorum.

Şimdi gelelim bugünkü başlığımıza, empatinin çocuklu hayatımızdaki anlaşılmaz yerine.
Bugünlerde Mert'le ilişkimizde bazen iletişim sorunları yaşıyoruz. O ne istediğini tam bilmese de benim ondan istediğimi yapmamak için direniyor. Haliyle ben de yıpranıyorum, ona kızıyorum ve üzülüyorum. Çareler arıyorum bir yandan. Ama bir yandan da farkında olmadan çocuğa duygu sömürüsü yapıyorum galiba. Empati kursun istiyorum. "Oğlum, bak senin için özel olarak bu yemeği yaptım, lütfen yer misin. Oğlum, çok yorgunum, şimdi seninle puzzle yapmak istemiyorum. Oğlum, çok uykum var, ben biraz uyuyayım, sen oyna. Oğlum, bak kahvaltı ediyorum, sen oturma odasına geç, birazdan gelirim. Oğlum, şimdi işe gitmem gerekiyor." Ve bunun gibi uzayan binlerce monolog.

Bugün bana ilham geldiği an birden fark ettim ki, ben bunları söylerken iki buçuk yaşındaki minik oğlumdan empati kurmasını bekliyorum. Hatta bazı durumlarda kendimi acındırıyorum desem doğrudur. Çocuk aslında benim kadar seri düşünüp konuşabilse bana ne cevaplar verebilir. Hakkıdır da.

Sonra şunu da fark ettim. Ben otuz yaşımda annemle hala tam anlamıyla empati kuramıyorken nasıl olur da bebek oğlumdan bunu bekleyebilirim. 

Aslında burada beni sıkıntıya sokan şey, kurduğum cümleler değil, kendi içimde yarattığım beklentiler. Onun benimle anında empati kurması beklentisi.
Yani Mert'e yorgun olduğumu ve onunla oyun oynayamayacağımı söylemem tamam da, onun bunu hemencecik anlayıp kabul etmesini beklemem biraz saçma galiba. 

Benden çok daha yorucu bir gün geçirmiş olan annemden akşam bize geldiğinde bana yardım etmesini beklerken ve bir de bunu neşeyle yapmasını umarken hiç farkında değilmişim meğer. Kadıncağız bana dönüp bugün çok yorgunum, yapamayacağım dediğinde ne hissederim. 

İşte burada bir empati köprüsü kurdum. Annem ve çocuklarım arasında. Beklentiler içinde olurken ve hatta kişiler arasında bir beklentiler yumağı oluşmuşken bunu düşünmeli insan. 

Kesin çözümü burada tam bulamamakla beraber, farkındalık bana iyi hissettiriyor.  Bazen söylemek istediklerimin ve karşı tarafa aktarmak istediğim duyguların tam yerini bulamamasından şikayet edersem eğer, bunu hatırlayacağım. Ve onun daha sadece minik bir çocuk olduğunu. Böylece, büyüyüp baba olduğunda o da çocuğuyla benzer bir iletişim kurabilir. Ve tabii ki o zaman geldiğinde bir babaanne olmuş benimle de :)

Frekansların uyuşması ve benim sözcüklerimin onun zihninde de aynı yere oturması dileğiyle kapatıyorum bu yazıyı.

6 Kasım 2014 Perşembe

4. Günümün Felsefesi

Dünkü yazımdan sonra yine maddiyatla ilgili yazmaya devam ediyorum. Birşeyler beni bu konulara itiyor devamlı. Sadece yazılarda değil, akmakta olan hayatımın bu döneminde yaşananlar da beni buralarda gezdiriyor. Alınacak dersler, çıkılacak basamaklar var herhalde. Ve ben bunları düşünüp yazarken hem kendimi tanıyor, hem de yine bilincimi olayların çok üzerine çıkarmanın formülünü buluyorum. Neyse, çok uzatmadan konuya dönelim.

Sahip olduğumuz maddi zenginliklerle ilgili birşeyler karalamak istiyorum. Ve bir de sahip olmadığımız, hep eksikliğini hissettiğimiz.

Birkaç sene önce tramvayda çantamdan cep telefonum çalınmıştı.  Üstelik henüz yeni aldığım ve taksidini iki yıl daha ödeyecek olduğum telefonum. Olay anında ilk önce oldukça negatif duygular belirmişti içimde; kendimi suçlama, acıma, çaresizlik vs. Aklım başıma geldiğindeyse ilk iş telefon hattımı kullanıma kapatmak ve sonra da ulaştırma bakanlığına bildirimde bulunmak oldu. Doğrusu polise başvurmak aklımın ucundan bile geçmedi. Yani ev, araba hırsızlıklarında mutlaka başvurulurdu da, nedense böylesi bir vukuat için ellerinden birşey gelmez diye düşünmüştüm. Tam da bir Bayram arefesiydi. Olayın hemen akabinde Tatil için Lizbon'a gittik. Varış anımızdan itibaren kenti çok sevdik ve keyif almaya başladık. Bazı anlarda ben yine telefonu "çaldırmış" olma suçundan hayıflanmaya devam ediyordum, içten içe. 

Çok erken bir sabah, uykum kaçtı, henüz yataktan çıkmamış yine "ah, vah" modundayken, birden silkiniverdim. O an şunu hissettim: ne sahip olduğum nesneler bana aitti, ne de sahip olmadıklarım bana ait değildi. Tüm maddi değerler tüm insanlara ait dedim kendi kendime. Uzayda yüzen nesneler gibi hayal ettim onları. Sonra insanın kendi deneyimi için gerekli olanlar onlara mıknatıs gibi çekiliyorlar gibi düşünüp imgeledim. Ve orada o anda kaybolan cep telefonumu evrene teslim edip durumun içinden çıktım. Sabah sokağa ilk çıktığımızda henüz bu imgelemenin etkisindeyken bazı hayal çalışmaları yaptığımı hatırlıyorum. Mesela önümüzden geçen lüks otomobilin bana ait olduğunu veya hatta tüm şehrin bana ait olduğunu canlandırdım zihnimde. Tüm maddi değerler bana ait dedim, tAa ki ben kendi deneyimim için oradan uygun olanı kendime çekip alana kadar özgür dolaşıyorlar. Bazen de benim için işlevini yitiren bir nesne hayatımdan aynı şekilde çıkıp gidebiliyor. Burada ilk ve en önemli yapılması gereken izin vermek. Gidene de gelene de. Çünkü zaten benim için en hayırlısı oluyor, bunu biliyorum.

Derken, henüz bu idrak anlarının üzerinden birkaç saat geçmişti ki annemden bir mesaj geldi, polis cep telefonumu bulmuştu... Umulmadık, beklenmedik, pahabiçilmez bir piyangoydu bu adeta. Maddi değerinden değil elbette. Asıl mutluluk, zihnimde çözdüğüm bir konunun hem de bu kadar süratle somutlaşması ödülündeydi.

Tatil dönüşü ilk sabah karakola gidip telefonumu teslim aldım. Evrenden... 
Üstelik o kadar hızlı bulunmuştu ki tüm hafızası bıraktığım gibi duruyordu. Küçük bir mucize yaşanmıştı benim için, modern hayat mucizesi... 





4 Kasım 2014 Salı

3. Günümün Felsefesi

Gece saat geç, çok geç şuan. Geceleri çok severim, özellikle de yazı yazmak için. Gece sessizdir, herkes uykudayken evde huzur hakimdir. Ve böyle olunca ben kendimi özgür hissederim. Sessiz olmak kaydıyla her istediğimi yapabilirim. Gece ayrıca karanlıktır da, yani önümdeki işe daha bir odaklanabilirim. Gece ilham da verir bana çoğu zaman.

Şimdi gelelim günün konusuna. Bugün maddi olarak sahip olduğum ve olmadığım şeylerin hesabını yaparken birden birşeyi farkettim. Onu değerlendirmek istiyorum.

Geldiğimiz şu zamanda insanlar ne kadar çok maddiyata odaklanmışlar. Kendi değerlerini bile beraberinde bir madde olmadan göremiyor, kabul edemiyorlar.  Şimdi çıkış noktam yargılayıcı gelebilir size belki. Olsun, çıkıştan ziyade varış noktası önemli şuan. Hem zaten burada yargıladığım grupta kendim de varım. Hedef, birşeyleri çözmek, engellere takılmayı bırakıp yola koyulmak.

Nerede kalmıştık, biz insanoğlu nasıl bu hale geldik bilmiyorum. Sanırım, keşfetme ve icat etme özelliğimizle hayatımıza çeşitlilik katıp sonra da herşeyin sınırlı olduğunu farkedince bunlara bir fiyat biçmemizle ve bu bedeli ödeyerek elde edebilmeyi bağımlılık haline getirmemizle oldu. Yani bu bir günlük olay değil, yüzyılların birikimi. Şimdiyse sanki hep maddi bir değer oluşturmak için çalışıyoruz, kavgalar ediyoruz. Bazen bunları kaybettiğimizde kahroluyor, hatta sağlığımızı yitiriyoruz. Oysa ki bütün maddesel şeyler insanoğlunun hizmetinde olmalı, öyle değil mi?

Buraya kadar ters giden konunun adını koymuş oldum. Biraz işin görünmeyen kısmına bakalım. neden bu kadar maddeye odaklıyız bence? Çünkü öz değerimizi unutuyoruz. Maddi birşeylerle desteklenmediğinde sanki değerimiz yokmuş gibi hissediyoruz.. Herkes yaptığı iş, bankadaki parası, evi, hatta evleri, başkalarına aldığı hediyeler, giyimindeki ve ev dekorundaki kalite ile kendi değerini dışarıya ifade ettiğine inanıyor. Tabii her zaman bunun farkında değil. Bilinçaltına yerleşmiş, ve bence toplu olarak yaşanılan geçmiş hayat deneyimlerinin herkese farklı oranda etki eden tezahürü.

Özüne gelelim.
Ben insanım. Tüm insanoğlunu temsil ediyorum. Benim değerim sonsuzdur, çünkü evren sonsuzdur. Tek bir kişi olarak ilerlediğim bu hayat serüveninde kendi değerimin sadece kabul ettiğim büyüklüğü kadar maddi değerleri kendime çekerim. Sınırları kendime ben koyarım.

Ve  işte tam da bu yüzden maddi gücü olan kişiye "varlıklı insan" deriz. Ne ilginç öyle değil mi? Insan varolduğunu ve değerli olduğunu kabul ettikçe varlıklı olur, benim kanımca. Sonra da alır o zenginliği ve kullanır, o kabul ettiği değerini dışarıdaki insanlara ifade etmek için.  Yani, maddi zenginlik veya yokluk bizim bu hayatımızda kullandığımız çok önemli bir okul gereci gibi. Dünyada bu gereçle öğrenmekte olmayan insan yok denecek kadar az herhalde. Parayla, pulla uğraşıp dururken kendinizi birden fark ederseniz bunu hatırlayın. Deneyimin tadını çıkarın ve onun size kendi öz değerinizi öğretmek üzere verilmiş bir araç gereç olduğunu görün. Sonra da alınacak dersi alıp, belki daha zengin belki daha yoksul, ama kesin olarak hayata bir üst sınıftan devam edin. 

Haydi bu günlük bu kadar olsun. Sevgiyle...





2 Kasım 2014 Pazar

2. Günümün Felsefesi

Yine geceyarısına dakikalar kala yazılmaya başlayan bir yazı.. 
Az önce arkadaşım Cerenle tam da bunu konuşuyorduk, yani yazmak ya da yazmamak konusunu. Yazmış olmak için yazmak ve zorlamayla ortaya bir yazı çıkarmak mı, yoksa hiç denememek mi, ya da odaklanmayı başarıp asıl istediğim gibi, şuanki beni ifade eden bir yazı elde etmek mi. Yani aslında yazmak ya da yazmamak diye basite indirgenen şey üç bacaklı bir denklem. O kadar basit değil.. Burada yine tercihler devreye giriyor. 

Hayatımızda sürekli tercihlerde bulunuyoruz. Bunların karar aşaması çok da aktif görünmüyor ama aslında belki de en zorlu süreç bu aşama. Sonra harekete geçme vakti geldiğindeyse çoğu zaman rahat kanepemizden kalkmak istemiyoruz. Kimileri bunu konfor alanından çıkamamak olarak yorumluyor. Ve bu zamanda binbir bahane de bize çok yardımcı oluyor. Halbuki kararımızı zamanında uygulamayı başarırsak bunun ödülü çok güzel. Hatta şöyle söyleyip sizi gülümsetebilirim ki, işi yapmak üzere kalkıp hallettikten sonra yeniden uzandığınız o kanepeniz size her zamankinden daha konforlu gelecek, emin olun. 

Öyleyse bugünün felsefesi bu olsun ve ben de bir taşla iki kuş vurmuş olayım. Yorucu bir günün ardından vurup kafayı uyumak varken, ben kendime verdiğim sözü tuttum ve yazdım. Ödülü büyük. Kendi özsaygımı hissetmenin iç huzuruyla kafayı yastığa koymak. Bugünlük daha fazla derine inmeyeyim, olur mu?

Herkese iyi geceler.

1 Kasım 2014 Cumartesi

1. Günümün Felsefesi

Bu yazdıklarımı Fırat Abi'm okusa kesin bana "felsefe yapma Pınar" diye dalgayla karışık kızardı, çünkü diyaloglarımızı dönüp dolaşıp kendime has bir felsefeye bağlayan ben olurken, o daha çok psikolojiye doğru yönelirdi. Çocukken böyleydi, ve benim için durum değişmemekle kalmadı, aynı zamanda daha bir vahimleşti. Felsefe yapmak, yani benim için; düşünmek, olayları kafamda yormak, çözmek, bir yere bağlamak, yerli yerine oturtmak  hayatımın nerdeyse her anında artarak var olmayı sürdürdü. Şimdi biraz da bu blog sayesinde birşey denemeye karar verdim. Gittiği yere kadar (içimden 21 gün demek geçiyor ama sınır da koymak istemiyorum, zorlama yapmak da), her gün kısa da olsa bir yazı yayınlayıp o gün içimde esinlenen bir felsefeyi yazacağım. O gün yaşanan bir olay da ilham verebilir, izlediğim bir film de, ya da sadece birden beliren bir fikir de. Düşünce hür olmak ister, ben de onu her gün bilinçli olarak salıvermeye niyet ediyorum. Bakalım neler olacak.

Günümün Felsefesi - 1.Gün

Insan koskoca bir dünyanın ve hatta bilinmez büyüklükteki evrenin, onun da ötesinde sonsuz hacimli evrenler kümesinin bir parçası miniminnacık bir varlık olabilir. Ama o aynı zamanda, kendi içinde muhteşem bir uyum sergileyen bir parçalar bütünüdür. Kanı, canı, bedeni olduğu kadar; duyguları ve sezgileri de onu tamamlar, huyu suyu da, ve tabii ki zihni ve düşüncesi de. Hiçbiri diğerinin üstünde veya altında değildir. Sadece günlük hayatta zaman zaman görev değiştirirler, daha doğrusu yer değiştirirler. Bazen direksiyon hormonlarda yani bedendedir, bazen duygular ortalığı karıştırır, bazen de mantık konuşur. Beni ben yapan tüm parçalarımı sevgiyle kucaklayıp onları saygıyla kabul ediyorum.

asıl felsefe bu değil belki de... Bu parçaları anlamlı bir bütün haline getirip, insanı ayağa kaldıran, ona can veren ve ona yaşam amacıyla paralel deneyimler yaşatan bir önemli parçayı hatırladım ve hatırlatmak istedim. İnsanın ruhunu veyahut özünü yani. Herşey bir hayatta gelir geçer ama ruh bizim ayrılmaz tek parçamızdır. Kaç hayat yaşarsak yaşayalım, öncesinde sonrasında bizimle olacaktır hep. Bunu bilmek, bana bir garip güven hissi verdi. Ve asla yalnız olmayacağımı hissettirdi. 
ilk günün nağmeleri bunlar olsun bakalım.
Saat gece yarısını vurmadan bu yazı bitsin, gelsin yeni gün...





12 Ekim 2014 Pazar

Şükretmenin Uçurma Etkisi

İnsan ne durumda olursa olsun şükretmeli diyor ermişler. 

Uykunun en tatlı anında çocuklardan birinin sesiyle uyanıp yataktan fırlayarak, aman onun uykusu açılmadan yanında olmalıyım diyerek koşarken hiç de şükredemiyor doğrusu insan. Bu arada, bol bol şikayet dolu sözcük ve benim başıma neden bunlar geliyor diye kendine acıma tavırları.. Ha tabii bir de, neden uyandı, nerde hata yaptım, şimdi ne yapmalıyım şeklinde milyon tane soru o kısacık bir dakika içinde beyni zorlar. Tüm bu zihinsel koşturma yaşanırken, bedenin salgıladığı hormonları da siz düşünün artık. Adrenalin vardır kesin mesela oralarda bir yerlerde. 


Şükretmenin gücünü bir süredir hissediyorum, yaşayarak ve bilincinde olarak. Ve itiraf etmeliyim ki benim bu büyük gücü hüssetmem; "zor, kötü, içinden çıkılmaz" diye tabir edebileceğimiz anlarda şükredebildiğimde oldu. Bir durumu nasıl algıladığı belirliyor insanın hayata bakışını. Başına gelen olay her ne olursa olsun ona şükredebilmek çok çok önemli. Sonrasında da olanları kabul edip akışa bırakmak.. Eminim bunları ilk kez duymuyorsunuzdur. Kadim olsun, modern olsun; birçok filozof ve din adamının öğretilerinin temelinde yatar bu. İşte ben de okuyup hayatıma geçirdikçe bunu perçinledim. Eh, buraya yazmam da şart oldu haliyle. 


Bir kere şunu kabul etmeliyiz, bizim "iyi, kötü, talihli, talihsiz, acı, tatlı, güzel, çirkin" diye tanımladığımız olay ve durumlar aslında bizim onlara uygun gördüğümüz tanımların pek de ötesine gitmiyor, derinliği yok. Bence onlar birbirine denk değerde, hepsi bizim kişisel gelişimimize hizmet eden durumlar. Ve istisnasız hepsinin önemli bir ortak özelliği var, o da geçici olmaları. Bunu her daim hatırlamalıyız. Yani, piyangodan çıkan parayla milyoner olduğumuzda buna sevinirken de bilmeliyiz, başımıza bir kaza geldiğinde kahrolurken de bilmeliyiz bunun sadece geçici birşey olduğunu. Olanı olduğu gibi kabul edip başımıza geldiği için şükrederek bilincimizi uçurup o olayın üzerine çıkarmalıyız. 


Biz ruhsal olarak gelişirken kaçınılmaz olarak çeşit çeşit olay ve durumla karşılaşacağız, böyle böyle ilerleyecek ve bir yerlere varacağız. Meçhul ama bir o kadar da aydınlık bir yere... Yani yaşadığımız her şey bizde, içimizde hayrımıza olan bazı değişikliklere vesile oluyor. Biz içimizde neler olduğunu bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da..


Bunu bilmek harika, öyle değil mi? Ve ne kadar da kolay, şükretmek... Şükretmekle hafifleyip uçuşa geçmek...


Yaşam yolcuğumuzun iyi ve rahat geçmesi için; işte tam bu bilgi, bize tüm yolları ve elimizdeki tüm haritaları ışıklarla aydınlatacak...


Öyleyse herkese ışıklarla dolu mutlu yolculuklar !!!






1 Eylül 2014 Pazartesi

Hayatı Gözden Geçirme

İnsan bazı bazı durup kendini yoklamalı. Nerdeyim? Ne yapıyorum? Neyim, kimim? Kendim için kimim, başkaları için kimim? Geçmişte kurduğum hayallerimin neresindeyim ve şuan kurmakta olduğum hayallerime ne kadar umutla bakıyorum. Belki de hayalleri revize etmenin zamanı da gelmiştir. Oturup yazma çizme, kafayı toparlama vaktidir şimdi.

Bana bu böyle olur zaman zaman. Belirli dönemlerde, belli olmayan sıklıkta, ama genellikle motive edici bir olayın veya yeni beliren bir durumun ardından adeta periyodik bakıma girerim. Yenilenirim. Artık faydası olmayan şeyleri hayatımdan çıkarmak ve beni hayallerime giden yollarda güçlendirecek şeyleri ise hayat alanıma almak üzere yeni kararlar veririm.

Burada şimdi bu yeni dönem kararlar paketini saymaya niyetim yok tabii ki. Belki birilerine ilham veririm diye yazıyorum. Ve yazmak istediğim için yazıyorum.


Sadece iki konuya vurgu yapasım var şimdi. Bunu yazdığımda ve birkaç kişi okuduğunda sanki bir enerji devinimi yaşanacak gibi hissediyorum.

Hayatımda birşeylerden şikayet ettiğim anlarda, bu söylenmelerin arkasında kendine acıma olduğunu farkettim. Ve ben artık kendime acımak yerine harekete geçip çözüm üretmeyi seçiyorum. Bu, büyük ve zorlu değişimleri gerektirse de çözümü hayatıma alıyorum, kabul ediyorum. 

Ikincisi ise,
Hayattan keyif almak için veya hayatımı daha kolay hale getirmek için hep birilerinin birşeyler yapmasını beklemeyi bırakıyorum. Bu benim özbeöz kendi hayatım! Bu hayattan keyif almak benim en doğal hakkım. Bu keyfi yaratmak da benim sorumluluğum. Ya herşeyi aynı şekilde yaşarım ve tadını çıkarırım, ya da değişmesi gerekenleri değiştirip eklenmesi gerekenleri ekleyerek keyfi hayatıma davet ederim. İşte bu kadar.

Uzun bir çalışma yaptım aslında bugün, hayatımı gözden geçirdim. Burada ise hepsinin yoğun bir özetini yazdım, kayda geçirdim.

Artık dinlenme ve yeni güne hazırlanma zamanı...

Selam ola!













8 Ağustos 2014 Cuma

Uyku Bekçisi

Benim "Annelik" iş tanımıma yeni bir madde daha eklemeye karar verdim: "uyku bekçiliği".. 
Kimse bana bundan bahsetmemişti.. Anne olunca basbayağı gardiyanlık yapacakmışım meğer. O halde, içimdeki gardiyan başlasın anlatsın, mesleğe yeni başlayanlara..

Sakın kaçmasın uyku, gitmesin uzaklara, sonra tekrar gelmesi çok uzun sürüyor.
Uykuyu her daim rahat ettir; yatak ne çok sert ne çok yumuşak olsun, hava ne çok sıcak ne çok soğuk.
Hem sonra, uyku gevşemiş beden sever. Sen sen ol, mutlaka hızlı da olsa suya sok çıkar vücudu, hatta belki biraz da masaj. Yani, yattı mı pelte gibi yatağa yapışsın hemen. 
Bak hep hatırla, loş ışık veya mümkünse karanlık olsun ortam, yoksa yarasa gibi kaçar uyku.
Melodilerle onu davet et odaya; nazik, yumuşak, tatlı melodiler. Içinde bol bol "anne, uyku, melek" gibi sözler olan sakin tınılı şarkılar.
Ona bugünden yarından bahset, uykunun geldiğini ve gittiğini, aradaki zamanın yatakta geçeceğini bilsin, o uyku sahibi minik zat.
Hani uyku gözle görülmeyen soyut bir kavram ya, o yüzden uykuyu mutlaka tanıdık birşeyle özdeşleştirmesi için ona yardım et. Bir obje, bir his, bir sözcük olsun ki bu, onu hissettiğinde uykuyu anımsasın hemen.
Aman bir de, uykuları birbirine karıştırayım deme, elden geldiğince ayrı koğuşlara koy onları. Bir miniğin uykusu ötekine değmesin. Mekanı ayıramıyorsan, bari zamanı uzak tut birbirinden. Dikkat et, yoksa birbirinin kanına girer de beraber kaçarlar. Gelinlik kızın balkondan atlayıp kocaya kaçması gibi yoldan çıkar bir uyku diğeriyle beraber. 

Ey Uyku Bekçisi! Bekle uykuyu, her daim tetikte ol! Asla hata yapma, hiç göz açtırma! Uçaktı, ezandı, kedi köpekti; tüm seslere hazırlıklı ol, uyku duymasın onları. Gaz mı oldu, burun mu tıkalı; bedeni iyi muayene et, uykuya iyi evsahipliği yapsın, rahat ettirsin onu. Işığı kontrol et mutlaka, bir sahne ışıkçısı kadar hassasiyet göster bu konuya. Detayları görebilecek kadar yeterli, heyecanlandırmayacak kadar az olsun ışık. İşin zor doğrusu, ama bu bekçilik başka. En kutsal bekçilik bu; öyle ev, banka, plaza beklemeye benzemez bu. 

Son olarak alacağın ücrete gelelim. İşini hakkıyla yaparsan, sana yataktan keyifle kalkacağın ve tüm gün enerjik olacağın günler; uyanık saatlerini keyifle ve hızla öğrenerek geçiren çocuklar vaat ediyorum. Yok eğer işini savsakladığını görürsem, sinirlerini yıpratır, tüm dengeni bozarım. Ne iştah kalır, ne ışıltı sende. O yüzden, kendini işine iyi ver. Eldeki verileri değerlendir, kendi miniklerini iyi tanı, pratik bilgileri toparla, stratejini belirle ve hayata geçir. Hep etken  ol, edilgen değil, hiç şakası yok, ipleri koy verme.

Uyku en değerli şey, onu iyi koru, ey bekçi!!!







3 Temmuz 2014 Perşembe

Sütü Sindirmek

Şimdi benim şahsi teorimi okuyacaksınız. İlk kez ben mi buldum bilmiyorum ama bana kimse daha önce söylemedi, ya da okuduğum kitaplarda karşıma hiç çıkmadı. O yüzden açık kalplilikle ve göğsümü gere gere benim teorim diyebiliyorum.

Uzmanlar ve tecrübeli aile büyükleri bebeklerin doğduğu ilk aylardaki sindirim ve gaz sorunlarının birçok nedeninden bahsederler. Bütün bu bilgilere saygı duyuyor ve çözüm önerilerini de uyguluyorum. Bazısında olumlu sonuç da alıyorum. Buraya kadar tamam. 

Benim teorim ise bunlara ilave olarak geliyor. Olaya farklı bir boyuttan bakıyorum, derinlik boyutundan yani. Yine biraz kelime oyunu da var içinde.

Bebek dünyaya ve bu yeni aileye ilk geldiğinde, aile kendini her ne kadar hazırlamış olduğunu düşünse bile bir sarsıntı yaşar. Yorgunluk ve uykusuzluk bir yandan onları yıpratırken, bir yandan da birçok tereddüt ve endişe hayatlarını sarar. Acaba'lar ve keşke'lerle başlayan cümleler ve sorular dolanır durur, kah annenin ve babanın zihinlerinde, kah sohbetlerinde. Kısacası ve açıkçası, bebeğin geldiği ilk aylarda evde bir garip enerji hakimdir. İşte bundandır ki loğusayı eskiler pek yalnız bırakmak istemezler. Hafif bir bunalım ve çalkantı yaşıyordur çünkü. Ailede en çok da anne zaten çok derin etkilenir bebeğin gelişinden. Hayatı tepetaklak olmuştur, ya da o öyle zanneder, bu dönemlerin geçici olduğunu bilmediği için. Maddi ve manevi konularda ayrı ayrı endişeler anneyi sarar, devamlı olarak git-gel'ler yaşar durur zihninde.

Acaba işime ara vermek için doğru zaman mıydı? Çocuk yetiştirmek için yeterince olgun muyum? Maddi imkanlarımız yeterli  mi? Bebeği bakıcıya nasıl da güvenip emanet edeceğim? İyi bir anne olabilecek miyim (hatta mükemmel)? Çocuğuma kardeş yapabilecek miyim? Tekrar ne zaman işe başlayıp sosyal hayata dönebileceğim? Acaba hiç çocuksuz bir hayat bana daha mı uygundu? gibi uzayan sorular...

Bunlar özellikle de ilk birkaç ay azalma eğiliminde de olsa sürer gider.

Çünkü anne başta olmak üzere, tüm aile fertleri, bebeğin gelişini henüz içlerine sindirmektedir. Bu içine sindirme tamamlanana ya da en azından kabul haline gelene kadar belli bir süreç geçmelidir, geçecektir. Yapacak birşey yok, kaçınılmaz bir durum. 

Bebek de bir yandan dünyaya ve dünyevi bedene adapte olmaya çalışırken, yani hava soluyup sütle beslenmeye alışırken, bir yandan da ailenin bu tedirgin halini hisseder. Özellikle anneyle emzirme ve diğer bakım anlarında tensel temas da bu enerjileri daha bir derinden hissetmesini tetikler. Hele bir de anneyi emiyorsa vay haline. Çünkü, bebeğin gelişini çeşitli nedenlerden ötürü henüz içine sindirememiş olan anne bilmeden ve hatta belki de sevgiyle bebeğine kendi bünyesinden çıkan bu sütü vermektedir. 

Uzun lafın kısası; sindirilmemiş bir düşüncenin üretimi olan bu sütü içen bebek de sütü sindirmekte zorluk çekmektedir. Ta ki aile bebeği, daha doğrusu onun şahsında değil de bebek fikrini benimseyene kadar da bu böyle devam eder. 

Şimdi bu teorimi destekleyen birkaç ipucundan da bahsederek yazıyı kapatacağım.

Doktorlar ilk üç ayın bebek için gazlı olabileceğini ve bunun için yapılacak pek de birşey olmadığını söylerler. O kadar mucizeye imza atan tıp nasıl oluyor da buna bir çare bulamıyor? Çünkü bunun asıl çözümü öyle ilaçla milaçla olacak gibi değil.

Anne sütü yerine mama alan bebekler o kadar da sindirim ve gaz sorunu yaşamıyor.

Her bebeğin gazlı dönemi, birbirine benzerlik gösterse de farklı sürelerde sonlanır. Bazısı günün belli saatlerinde artar ve çok sancı verir. Bunun da nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ailelerin, özellikle de annelerin bebeği ne kadar zamanda kabul etmesiyle bu sürenin doğru orantılı olduğuna inanıyorum.

Gazlı bebeklere iyi gelen birkaç metoda dikkatinizi çekerim. Yağ ile karın ve ayaklara masaj yapmak, bu bölgeleri sıcak tutmak. Bebeğe doğa sesleri dinletmek, kulağına ŞŞŞŞ diye söylemek. Bebeği karın üstü yatırıp sırtını ovalamak. Onu kucakta sallamak, belki kundak yapıp sıkıca tutmak vs. Fark ettiniz mi bunların hepsi aslında terapi kıvamında ve sadece bebeğe değil, bunu yapana da iyi gelen uygulamalar. 

Ben şahsen gaz masajı yaparken bebekle beraber gevşiyorum, sanki benden ona birşeyler, sütteki gibi değil, daha bir olumlu enerjiler geçtiğini ve onun da bunu aldığını hissediyorum. Aynı anda ondan da bana benzeri enerjiler geçiyor ve ben onu ovaladıkça rahatlıyorum, onu daha bir seviyorum ve hayatıma alıyorum. Belki de beraber bir sorunun üstesinden gelebiliyor olmak bile karşılıklı birbirimizi kabul ettiğimize işarettir. 

Bilmem yaşayanlar ne der?

Sütün içinde anneden bebeğe geçen, hani bebeğe gaz yaptığına inanılan bakteriler olduğuna inanılır ya.. Bize kilolarca kimyon, anason, rezene çayı içirten o inanç. 
Ah ah, keşke öyle bir karışım olsa ki, onu içtiğimizde zihnimizdeki karmaşık düşünceler, Elif Şafak'ın kitabındaki tabiriyle o "Siyah Süt"ümüzden bebeğe geçmese, gaz olup havaya uçsaaaa gitseeee. 

30 Haziran 2014 Pazartesi

Asıl şimdi anne oldum galiba...

Ikinci çocuk bambaşka birşeymiş. Buradan ilk çocuğu iyi kötü belli bir yaşa getirip de acaba ikinciyi ne zaman yapsak diye düşünenlere sesleniyorum. İşin biraz da felsefik ve duygusal yönüne vurgu yapmak istiyorum. Sizden kısa bir süre önce bebeği olanların bilgiç öğütler verdiği mutlaka olmuştur. Özellikle de şöyle dediklerini ben çok kez hatırlıyorum. Çocuk olana kadar hiç bir zaman tam anlamıyla hazır olmazsın, sen kendini ne kadar hazır hissedersen hisset. Mert olmadan önce ben bunu defalarca farklı insanlardan duymuştum. Ve içimden kendimce bilmiş tavrımla, "peh ben çoktan hazırım bu bebeğe" diyerek gülerdim. Ikinci bebek öncesinde de aynı bilmiş tavrım içimdeydi. Bana çeşitli yorumlar yapılıyordu; "vay, iyi cesaret" diyen de oluyordu, "oh ne güzel yapmışsın, ikisi beraber büyür" diyen de. Ve bunlara benzer farklı yönlerde birçok yorum... Ama bana birşeyi söylemeyi unutmuşlardı. O da, ikinci çocuğa da aynen ilkte olduğu gibi hiçbir zaman tam anlamıyla hazır olmadığın.

İlkinde nasıl geçerliyse, aynı atasözü ikinci de geçerli bence. O yüzden kimse hayatını muhasebe defterine çevirmesin, aile hayatını ve geleceğini de. Iki çocuk arası kaç yaş olmalı, iki kız mı yoksa bi kız bi erkek mi daha ideal, kariyerimi çocuklar nasıl etkiler, hangi mevsim doğan bebek daha kolay büyütülür diye uzayan soruları gerçekten boşverin gitsin. Hazır tatil sezonu da gelmişken, eşinizle güzel bir manzara karşısına geçin ve rahatlamış bir halde sohbet edin. Aileye dair hayallerinizi konuşun. İlla çok da duygusal olmanıza gerek yok, hayal dediysem korkmasın mantıklı tarafınız. Geleceğe nasıl bir tablo çizdiğinizi konuşun. Ve sonra zamanına ve nasılına bakmadan karar verin. Gerçekten hiç koşulsuz istediğiniz zaman gelecektir ilk bebek de ikinci de, hatta üçüncü ve diğerleri de... Bunun tartışması olmayacağı gibi tek bir doğrusu da yok.

Benim deneyimime gelince, bizde aynen anlattığım gibi oldu. Ailemizin geleceğini çizerken böyle bir hayalimiz vardı. Çocukların isimleri ve hatta cisimleri bile canlanmıştı hayalimizde. Istedik ve oldu işte öylece. Zamanını da hayal etmiştik, öyle fazla hesap kitap yapmadan, kabataslak, biraz da oluruna bırakarak. Demek hepimiz için en doğru zaman şimdiymiş. Bazen günlük koşturmacanın içinde kayboluyoruz, bazen de büyük resme bakıp şükrediyor ve hayallere hayal eklemeye devam ediyoruz.

Bir yandan da ben ordan oraya savrulurken bir yeni şey daha farkediyorum. Annelikte bir seviye atladım. Sanki önceden tam değilmiştim de şimdi anne olmuşum gibi bir duygu. Tek çocuk annesi olanlar lütfen alınmasın, bu benim şahsi deneyimim ve ayrıca onlardan bir gün ikinci çocuğu olanlar şimdi yazdıklarımı çok çok iyi anlayacaklar.

Henüz iki çocuk annesi olalı sadece 40 gün olmuşken bu durumu farkedip kendi hayrıma kullanabilmek çok güzel gerçekten. Çok şükür.

Özetle, şimdilik durum şöyle:

Iki çocuk annesi olunca insan öncesine göre bile daha bir "multi tasking" (çok görevli) oluyor. Yani aynı anda birçok şeyi yapmak zorunda olmak ve hatta yaparken de bunlara ek olarak daha birçok şey düşünmek zorunda olmak. Duygularına, özellikle de uykusuzluktan gerilmiş sinirlerde kolayca ortaya çıkan öfkeye hakim olmak. Dışardan birden fazla kişiden yardım almak zorunda olmak ve bunları organize etme işini üstlenmek. Çocuklar uyurken bile hiçbir zaman yeterince dinlenememek. Gibi uzayan bir yeni oluşan gerçekler listesi mevcut ; ve bütün bunların anneye hiç geçmeyecek gibi gelmesi de işin cabası. Yani bazen öyle dip bir haldeyken, anne herşeyin aynı böyle kalacağını ve hayatını hep ıskalayacağını düşünmekten kendini alamıyor. Şuan bende dile gelen Lohusalık hali mi dersiniz bilmem ama şu bir gerçek ki ikinci çocuk ilkiyle hiç ilgisi olmayan bir ruhsal deneyim. Insanı, özellikle de anneyi bambaşka bir ruhsal seviyeye taşıyan, adeta annelik kariyeri dediğim bu yolda ona yepyeni bir titr kazandıran bir deneyim. Hatta bence ikinci çocuk olunca annenin adı bile değişmeli, apanne olmalı. Hani Avustralya aborjinlerinde insanların isimleri hayatta ulaştıkları mertebeye göre devamlı surette değişiyor ya, aynen onun gibi.

Bence ben artık apannelik statüsüne ulaştım. Bakalım bizi daha neler bekliyor neler. Haydi hayırlısı...











26 Haziran 2014 Perşembe

Bir annenin itirafı

Şimdi biraz iddialı bir yazı geliyor. Bu bir kabulleniş ve kendi kendine itiraf yazısı. Bana katılan da olur katılmayan da. Ama ben yine de her annenin buna benzer dönemlerden kısa veya teğet de olsa geçtiğini iddia ediyorum. Bakın, iyice bir düşünün bakalım. Sonra da hangi ortamda olursa olsun, kendi duygularınızı paylaşmak isterseniz çok hafiflersiniz. Benim bu yazıyı yazarken yaptığım gibi...

Bakıcının başarısızlığından haz aldığımı itiraf ediyorum!

İçerden Mert'in ağlayarak "anneye gidelim" diye haykırışını ilk duyduğumda belki birkaç saniye için haz alıyorum. Bakıcı abla idare edemiyor, onu oyalayıp eğlendiremiyor diye hayıflanmaya başlamadan birkaç saniye önce bakıcısı onu benim kadar mutlu edemiyor diye seviniyorum.

Ben o sırada yeni bebek İnci'yle meşgulüm ve Mert de bunu pek tabii biliyor, hatta büyük ölçüde bunun için beni istiyor. Ben de bunu biliyor ve zaman zaman vicdan hesabı yapıyorum. Hoş, muhteşem zekalarıyla ve içgüdüleriyle çocuklar zaten bizi yumuşak karnımız olan vicdanımızdan vurmuyorlar mı hep? Ben ne yapmalıyım diye düşünüp dururken ve bakıcı abla Mert'in bu zor durumunu idare edemezken, o artık çok çok ağlıyor.

Mert'in ağlaması iyice içinden çıkılmaz bir hal aldığında artık dayanamayıp yanına gidiyorum, onu bebek gibi kucağıma almamı istiyor, ben de alıyorum. Ve işte o anlarda da yine o acayip haz oluşuyor içimde. Onu sakinleştirebilen yegane insan benim!!! Bak, bak, bak, egoya bak !!! İçimde karmaşık ve çelişkili duygular... Çocuğumu birine emanet edebilme lüksü için tutulmuş maaşlı bir bakıcı var. Mert keyifliyken çok iyi anlaştığı ve harika vakit geçirdiği bu kız, Mert'in yeni yeni peydah olan huylarıyla, beni kardeşiyle paylaşmak istememesiyle ve belki de yaklaşan iki yaşın getirdiği gerginlikle baş etmekte yetersiz kalıyor. Ben ise garip olarak bazı anlarda bu yetersizlikten nemalanıp çocuğum "annem de annem" diye tutturduğunda mazoistçe mutlu oluyorum. Anneliğin bir meslek hastalığı da bu olsa gerek. Kontrolcülük gibi, hatta onun kardeşi bu hastalık.

Mert artık çok ağladığı için mecbur kalıp onunla ilgilendiğimde ve gerçekten sakinleştiğinde, ego bu kez farklı bir duygu salmaya başlıyor, gurur. Adeta kızcağıza şov yapıyor ego. Bak ben nasıl yaklaşıyorum, nasıl konuşuyor neler yapıyorum da çocuk sakinleşmekle kalmıyor, üstüne üstlük bir de gülücükler atmaya, yemediği yemeğinden lokmalar almaya veya bıcır bıcır konuşma numaralarına başlıyor. Bak da öğren benden diyorum içimden kıza, ben bu işi senden daha iyi biliyorum, daha iyi yapıyorum.

Fakat sonuçta ne oluyor, o maaşla tuttuğumuz elemanın işini de ben yapıyorum, zaten üstüme düşen işlere ilave olarak...

Şimdi bu yazı nereye varacak nasıl bitecek, ben de bilmeden tuşlara basıyorum çünkü çocukların, belki de asıl kendimin gelişimindeki bir sonraki aşamayı ben de bilmiyorum. Tek bildiğim gerçek, çocuklu hayatta her dönemin kendi içinde zorlukları, güzellikleri ve kolaylıkları olduğu. Ve yine her dönemin geçici olduğu. Yani bence bir anne, dertlenmek için de gururlanmak için de acele etmemeli. Yapabiliyorsa sadece kabul etmeli başına gelenleri. Bakalım görüşler ne olacak..  Siz de annelik deneyiminde benzer şeyler yaşadıysanız, bu yazının altında paylaşın lütfen... 

Ve bu sayede, aynen benim bu yazıyı yayınlanarak yaptığım gibi, siz de egonuzu afişe edin, serin onun kirli çamaşırlarını ortalığa da utansın, sinsin, etkisizleşsin. Size ait gibi gelmeyen hisler ve durumlar egonun uydurmasıdır ve siz ne zaman onun farkına varırsanız ego güneşi gören yarasa gibi bir şok yaşar ve hızlıca çekilir gider, misyonunu tamamlamıştır çünkü artık. Egonuzu fark edin, onun adını ağzınıza almaktan çekinmeyin ve sonra bırakın çekilsin o anki durumunun içinden. Meydan gerçek size kalsın. Meydan sevgiye kalsın ve artık herşey çare bulsun, çözülsün. Ve öyle de oldu ;)

22 Haziran 2014 Pazar

Yeni bebek, yeni hayat, yeni çok şey...


Bir süredir, artık özel hayatımı yazmasam mı diye düşünürken yine öyle bir yazı olacak. Olsun n'apalım, belki ben hayatımı ve deneyimlerimi bunun için yaşıyorumdur, yani yazarak anlatabilmek için. Şimdi durduk yere niye kendimi bu zevkten mahrum edeyim ki?

Gelelim "Yeni"lik konusuna.. Bunların benim kendime has "yeni"lik kavramlarım olduğunu baştan belirteyim ki yanlış anlaşılmasın. Benim yeni çıktığım bu yoldan çoktaaaaan dönüş yapmış olanlarınız vardır okuyan. Onların önünde saygıyla eğilirim.

Murat'ın eski benim yeni bilgisayarımla yazıyorum artık, arada birkaç farklı cihaz geçti elimden. Sanırım bu seferki biraz uzun süreli olacak. İtiraf etmek gerekirse henüz birbirimize alışamadık, takım olduğumuzu söyleyemem. Çoğu kez, binalar, eşyalar ve hatta arabalarla bağ kuran benim için bu denli yabancı bir ekip arkadaşı biraz zor. Onu da aşacağız, az biraz pratik yaptık mı tamamdır. Yazmak yerine daha çok okuduğum dönemlerde iPhone ve iPad ile geçiştirdiğim için bilgisayarın hakkını veremediğimi itiraf da etmeliyim ki sorumluluk bende olsun ;)

İki buçuk ay gibi kısa süre farklı bir evde kaldıktan sonra "yeni"den yuvamızda olmak da bir nevi yenilik benim için aslında. Sanki buraya yeni taşınıyormuş gibi hissediyoruz hepimiz. Çünkü çocuk odaları yepyeni ve bugüne dek hiç kullanılmamış, Mert için eski oyuncakları yepyeni, benim oyuncağım mutfağım ise hasretini çektiğimden bana çok yeni ve farklı geliyor. Evin diğer kısımlarının bana verdiği hisleri saymama gerek bile yok, tahmin edilir. Oysa evimiz olduğu yerde duruyor. Herşeye birdenbire ve bambaşka bir kişi olarak yeniden başlamaya vesile oldu bu geçici taşınma işi. Her ne kadar biraz zor, hatta kabul etmeliyim ki zaman zaman delilik derecesinde yıpratıcı bir "iki buçuk aylık dönem" olsa da, dolu dolu anılar ve güzellikler de barındırıyordu bu dönem. Aynı hayat gibi... 
Anlat anlat bitmez, hoş, bitmesin de zaten, bize malzeme gerek.

Yeni bedenim de bu değişimlerde hissediliyor. Yedi aylık hamile olarak çıkıp İstanbul'a gittim ve kucağımda bir bebek ve artık hamile olmayan bedenimde dokuz kilo fazlalıkla geri döndüm. Bundan böyle hareketlerim son döneme göre o kadar da kısıtlı değil, sezaryenin hissiyatı gün geçtikçe azalsa da hala ara ara kendini hatırlatıyor. İştahım hamileykenkiyle neredeyse aynı. Bedensel enerjim de öyle. Yeter ki birazcık uyuyabileyim, o zaman tüm gün koşturup dururum, herşeye yetişirim.

En büyük "yeni"liği ise sona sakladım. Yeni Bebek, kızımız İnci artık aramızda. Uzun bekleyişimiz Mert sayesinde çok hızlı geçti, sabırsızlanmaya hiç fırsat olmadı doğrusu. Galiba büyümesi de öyle hızlı olacak ikinci bebeğin. Evet ikinci çocuk olduğunda insan biraz tecrübeli olduğundan daha bir rahat oluyor, ama sadece bazı açılardan. Çoğunlukla benim hep hatırladığım gerçek ise, her yeni bebeğin yeni bir varlık olmasından dolayı insana bambaşka deneyimler yaşatıyor olduğu. Bu demek oluyor ki "Bebeğimle Öğrendiklerim" yazı dizisine yeni konular yeşermekte  :)

Üç kişilik henüz şekle girmeye başlamış bir aileyken aramıza bir fert daha katıldı. Şimdi bu serüvende dört kişi kol kola ilerleyeceğiz; yeri gelecek birbirimize yaslanacağız, yeri gelecek birbirimizi elimizden tutup yukarılara çekeceğiz. Yani sadece ben değil, sadece ebeveynler değil çocuklar için de her şey çok yeni ve heyecan dolu. İlerisini bilmeyip sadece hayal edebileceğimiz bir şey bu. Yani bu aynen hayatın ta kendisi. 

Bu yazı bir girizgah olsun, yeni hayata giriş. Bundan sonraki yazılarda yepyeni Pınar alsın bir eline kalemi, diğer eline yüreğini. Gelsin yeni yazılar... 

İyi ki doğdun Pınar anne! 


9 Mart 2014 Pazar

ve ben kendimi kutluyorum.

Siz hiç sonu iyi olmayan bir durumdan ötürü kendinizi yargıladınız ve suçladınız mı? Hatta uzun süre kahrolarak kendinizi  cezalandırdınız mı?

Bana bu durum sıklıkla oluyor. Kararsız, çoğu zaman da telaşlı ve aceleci bir insan olmamdan dolayı zaten zorlanıyorum, bir de üstüne kararımdam dolayı başıma bir iş gelirse demeyin halime. Vah vah... Zihnim gelgitler içinde bazen geceleri uykularım kaçıyor. Keşke şöyle yapsaydım, keşke şöyle deseydim... Kendimi keşke bu olaya daha iyi hazırlasaydım diye hayıflanıyorum. Günlerin sonunda bu yükü taşıyamaz olup hastalandığım bile oluyor.
Yok, eğer kendime yüklenmeyeceksem de çeşitli bahanelerle sorunu ilgili diğer kişilere yükleyip onları suçlama yolunu seçiyorum. Genellikle bu yöntem de işe yaramıyor, çünkü dönüp dolaşıp çuvaldız bana saplanıyor. Keşke bu kişiye bu işi vermeseydim, ona bu kadar güvenip sorumluluğu teslim  etmeseydim diye uzayan bol "keşke"li cümleler sıralanıyor zihnimde. Aslına bakarsanız, çoğunlukla biraz ilerleme kat ediyor ve gevşemiş bir zihin yaratarak herşeyi olduğu gibi kabul edip bu olayı aşabiliyorum. Tabii ki bu aşamaya kadar nasıl hasarlar oluşmuş olduğundan bihaber olarak. 

Şimdi, bu olumsuz ve yıpratıcı zihin haline, bu halin ruhumda yaratabileceği olası hasarlara bir alternatif strateji gelişmeye niyet ettim. Bu yazımın konusunu aylar önceden belirlemiş olmama rağmen kaleme dökmem için yine bir negatif halin beni sarmasını beklemem gerekiyormuş. Demek ki doğru zaman buymuş.

İnsanoğlu, eh biraz fazla mükemmelliyetçi, biraz da hayalci olunca, hayat ilerlerken yaşanan birtakım aksaklıklarda kendini suçlama eğilimi gösterebiliyor. Haliyle, her kişide bunun dozu ve tekrarlama sıklığı değişiyor. Bunu normal bir egosal tutum olarak görüyorum ve buna bir anti-tutum benimsemeye niyet ediyorum. Neden olmasın ! 

Her ne olursa olsun, hatta hiçbirşeyin olmadığı zamanlarda bile ben kendimi kutlamayı seçiyorum. 

Uyanıyorum, aynaya bakıyorum ve kendimi kutluyorum. Kahvaltıyı hazırlıyorum, çayı demliyorum ve kendimi kutluyorum. Bu arada nefes alıyorum, gözümü arada bir kırpıyorum ve kendimi kutluyorum. Mert'e süt ısıtıyorum, tereyağlı yumurta pişirip yediriyorum ve kendimi kutluyorum. Telefonla annemi arıyorum, birazdan kapıcı geliyor, ona sipariş veriyorum ve kendimi kutluyorum. Hava çok güzel, Güneş içimi ısıtıyor, biraz parka gidiyoruz ve ben kendimi kutluyorum. Öğlen oluyor, yemek hazırlayıp yiyor, yediriyorum ve kendimi kutluyorum. Öğleden sonra bir saat kestiriyorum, uyanıp Mert'i öpüyorum ve kendimi kutluyorum. O bana gülümsüyor, anne kalk otur diye talimatlar veriyor ve ben kendimi kutluyorum. Akşama doğru yorgunluk bezginlik çöküyor belki ama günün bitmesine az kaldı, ben kendimi kutluyorum. Murat geliyor, onu karşılıyorum, Mert kocaman gülüyor babasına ve ben kendimi kutluyorum. Mert banyo yapıyor yemekten sonra, ardından uyuyor, ben de bir banyoya giriyorum, iyice gevşiyorum ve bu kez kendimi yıldızlı pekiyi ile kutluyorum.

Neden mi bu kadar çok kutluyorum, üstelik benim yapmadığım şeyler için bile kutluyorum, hatta çok basit bir günlük aktivite içindeyken bile neden mi kutluyorum kendimi böyle on numaralı yıldızlı pekiyilerle? Çünkü başıma gelen herşey ama herşey benim tercihim. Benden ötürü oluyor yani herşey. Ve ben, bütün tercihlerimle -bu bazen sadece nefes almak bile olsa- hayatımı yaşıyorum. Bunun için de, kendimi kutlamak aslında en doğal, en normal şey olsa gerek. Naif miyim ne, yoksa fazla iyimser mi dersiniz? Önemi yok, çünkü o da benim tercihim ve benim tercihim sadece bana netice getiriyor.. Ben buyum ve benim felsefeme göre kutlamak şükretmenin birincil şartı. 

İnsanın aldığı tutum tamamiyle onun tercihidir ve bunun negatif yönde mi yoksa pozitif yönde mi olduğunun ucu bucağı yoktur. Yani insan, eğer kendini bir veya daha fazla olaydan ötürü suçlama tercihi yapmışsa, sonsuz bir şekilde her an kendini suçlayabilir ve böylelikle benzer terslikleri de kendi tercihiyle hayatına bolca çekmeye devam eder. Veya onun yerine kendini kutlamayı seçmişse de bunun sonu yoktur. Sabah uyanmak veya Oscar ödülü almak için kendini kutlayabilir insan, iki yönde de sınır yok. Kendini kutladıkça daha çok şükreder ve bu ona bolca sevgi dolu insan, para mal mülk, sağlık sıhhat, konfor ve huzur getirir... Daha niceleri de kendi hayalgücüne kalmış...

İşte ben bu yüzden, kendimi her daim kutlamayı seçiyorum. 

Umarım bu yazıyı okurken; 
Beni, benim tercihlerimi ve benim hayatımı değerlendirmek, bunları yargılamak, ya da tam tersi takdir etmek, bana imrenmek, övgüler yağdırmak, ya da küçümseyerek "ah bir de gel benim hayatımı gör" diye içinizden geçirmek yerine; 
Sadece ve sadece kendi hayatınızı etkileyecek tercihlere odaklanmışsınızdır. 

Tercihlerinizi belirleyen asıl şey ise sizin tutumunuzdur. Temiz, olumlu, yapıcı bir tutum içinde olmak size bu yönde tercihler benimsetecektir. Ve bunu sürekli hale getirecektir.


10 Şubat 2014 Pazartesi

Bebekle Öğrendiklerim 6 - Rutin de Neymiş!


Bebeğim bebeklikten çıkmak üzere.. Ama ben Bebekle Öğrendiklerim serisine yazı eklemeye devam ediyorum. Görünüşe bakılırsa daha uzunca bir süre de eklemeye devam edeceğim. Öyle ki, hem yeni bebek yolda ve eminim o da bana yepyeni şeyler öğretecek, hem de bu gidişle çocuklar ne kadar büyürse büyüsün onlar hep benim öğretici bebeklerim olarak kalacaklar.

Ben hayatım boyunca düzeni sevmedim, yani düzeni hayatımın içine almadım. Burada düzenden kastım fiziksel düzenden çok hayatımın düzeni. Hiç bir zaman kişisel disiplin konusunda bir iddiam da olmadı. Hayatın akışında yaşayıp bıraktım; olmadığında da izin verdim, olduğunda da. İşler yolunda gittiğinde de izin verdim, gitmediğinde de.. Tamam kabul, üniversite yıllarında bazen düzensizlik ve disiplinsizlikten dolayı kapasitemin altında başarı notları aldığımda kendime yüklendiğim oldu. Doğrusu hep son dakikaya bırakılan görevler ve hep yarına bırakılan bugünün işleri ile doluydu hayatım. Ama sonuçta ne oldu? Mezun oldum, diplomamı aldım, kendimce bazı başarılar elde ettim. Genel bir bilgi tecrübe temelinde güzel bir hayat kurdum kendime. Gurur duyduğum ve şükrettiğim bir hayat. Ve her zaman her koşulda sorumluluk sahibi birisi olarak bilindim, hatta kapasitemin hakkını veremesem de dışarıdan bakıldığında çok çalışkan bir görünüm verdim. Düzen, disiplin konusu zaman zaman gündemime gelse de üstünde durmadım, çünkü ben zora gelemezdim ya hiç, bana uymazdı yani o kavramlar. Benim zor sandığım düzen ve disiplinin aslında içselleştirince insanın hayatını tam tersi kolaylaştırdığını ta anne olunca anladım. Ve böylece bana yeni bir yazı malzemesi çıktı.

Hamileyken okuduğum kitaplar ve makaleler hep düzenin öneminden ve bebeklerin rutini ne kadar sevdiğinden bahsediyordu. Yeni anne olmuş arkadaş ve kuzenlerim de aynı şeyleri sanki ezberlemiş gibi tekrar edip duruyorlardı. Ve galiba itiraf etmeliyim, "rutin" sözcüğü günlük konuşma dilime o zamandan itibaren girmiş olabilir. Benimle aynı şeyi yaşamış olan anneler el kaldırsın! :) Uyku rutini, beslenme rutini vs vs. En çok da uyku rutini üzerinde duruluyordu. Amma da abartıyorlar bu rutin olayını diyor ve hiç benimseyemiyordum doğrusu bu yeni kavramları. Çünkü benim için rutin demek düzen demekti, sürekli tekrarlanan aktiviteler demekti ve bu son derece sıkıcıydı. Asla kabul edemezdim ve hayatıma dahil edemezdim. 

Derken Mert doğdu ve bir aylık kadar oldu, henüz gündüz uykuları ve beslenme saatleri doğal olarak oturmamıştı ama gece uykusundan önce tekrarladığımız bir rutinimiz oluştu. Nasıl oldu, ne zaman oldu ve kim ön ayak oldu, hiç hatırlamıyorum. Ama kendiliğimizden rutinin içine çekildik galiba. Mert bize bir nevi düzeni öğretti yani. Her akşam, istisnasız her akşam, belli bir saat aralığında onu odasında bazen şampuanlı bazen sadece suyla yıkıyor, hemen ardından odasında giydirip, odasında emziriyor ve hemen yatağına yatırıyorduk. O da hemen uyuyordu. Bu kolay uyku geçişi, her ne kadar fiziksel olarak bizi epey yorsa da, uyumama ihtimalinin stresiyle karşılaştırınca onca emek solda sıfır oluyordu. Bazı akşamlar, bize misafir geldiğinde, hiç çekinmeden banyomuzu hazırlıyor, misafiri de su dolu kovanın başına su dökmesi için oturtuyordum. Mert birçok kişinin hayatında ilk yıkadığı bebek oluverdi kısa zamanda. 

İşte böyle böyle rutin geldi hayatımıza, hoş geldi. Ben de bir sevdim anlatamam rutini. Baş tacı ettim, bunu icat edenleri de sevgiyle andım. Yaşamayanlar beni de abartıyorum zannedebilir. Olsun, abartayım, bu benim hakkım. Çünkü bebeğin o ilk aylarındaki yepyeni kavramlar, yepyeni fiziksel ve ruhsal deneyimler, endişeler, korkular, istenmeyen sürprizler arasında hissettiğin ne varsa iyi gelen, abartmakta kesinlikle serbestsin! Bunu hak görebilirim yani kendimde.

Bu uyku rutininde en çok hoşuma giden de tahmin edilebilir bir sıralama olduğuydu. Uzmanlar der ki, bebek bir sonraki adımın ne olacağını tahmin eder ve bu ona güven verir. Uzman diyorsa doğrudur da, bu aynı güven duygusunu anne baba da hissetmek ister. Ben bebeğimle şunu şunu yapayım, o da huzurla ve güvenle uyusun. Tahmin edilebilir bir sebep sonuç ilişkisi. 

Yani rutin, bebeğe olduğu kadar onun bakımıyla ilgilenen ve uyku saatlerini paylaşan kişilere de güven ve huzur veriyor. İşte bu şekilde, bebeğimle beraber hayatımıza giren düzen, rutin, disiplin kavramları ile hayatımız zorlaşacağının aksine kolaylaştı. 
Bunu en güzel uyku ile başardığımızı düşünüyorum. Ancak, yemek saatleri, oyun saatleri gibi konularda da zaten uyku saatlerine bağlı olarak düzen doğal olarak oturuyor. Çocuk da biliyor, şaşırmıyor. Ve zaten artık belli bir yaşa geldiği için arada sırada olan düzen bozuklukları, dışarıda gezmeler ve yemekler onun hoşuna bile gidiyor. Neticede hayat sürprizlerle dolu ve o da alışmalı bu sürprizlere, değil mi?

Aslına bakarsanız, bizim çocuklarımız bizim hayatımızın içine doğuyor, yani bizim hayatımız ve alışkanlıklarımız nasılsa onlar da o düzenin içinde yer buluyorlar. Ama bazen de biz onlarla yeni düzenler, yeni alışkanlıklar geliştirebiliyoruz. Buna izin vermeli, hoş görmeli ve avantajını görmeliyiz. Ailede büyük küçük, hep beraber gelişip büyüyoruz. Burada esas olan, herkesin hem bireysel olarak, hem ailenin bir parçası olarak iyiye doğru gelişmesi. 

Benim bildiğim tek bir şey varsa, o da ben iki yıl öncesiyle aynı değilim. Murat da öyle, hatta Mert de öyle. Gün be gün değişip gelişiyoruz. Rutinlerimiz bile ihtiyaca göre değişiyor. Değişmeyen tek şey birbirimize karşı hissettiğimiz güven. Bu güven temeli üzerine hangi düzeni, hangi rutini yerleştirirsek maya tutuyor yani. Şükürler olsun ve darısı diğer ailelerin başına...