Translate

5 Ağustos 2018 Pazar

Beyaz perdeyle gerçek hayat birbirinin içine girerse

Dopamin yüklüyüm. Neden mi? Biraz kafein, biraz dost sohbetleri, belki birazcık bira, biraz çocuklarımın kahkahası, biraz herşey... Motivasyon yüksek yani anlayacağınız. Ama bir etki de son zamanlarda izlediğim bir filmden. Mamma Mia 2. 

İzlediğim bazı filmler var ki, sinema ya da TV farketmez, bittikten sonra tuhaf bir etki bırakır bende. Sanki hala filmin içindeymişim, başrol oyuncusuymuşum gibi havalarda uçarım. Aynı zamanda da sanki benim hayatım bir filmmiş de herkes o an beni izliyormuş gibi olurum. Duygular yoğunlaşır, içimden, taa kalbimden göğsüme yayılır, boğazım bazen düğümlenir. Yanımda genellikle Murat olduğu için, bu duygularımı onunla paylaşmaya bir yeltenirim önce. Ama anlatması da anlaması da çok zordur bunu. İzlediğim, çoğunlukla da yüksek yoğunluklu duygusal o film içimdeki motivasyonu açığa çıkarmıştır. Bazen bir kendimi farkediş, bazen hayallerin yüzeye çıkması, bazen içimdeki cevherin parlaması şeklinde güçlü sonuçlar verir. Aynı kahve içtiğimde, ya da koştuğumda olan bu duyguyu yine dopamin hormonuna bağlıyorum, ancak fizyolojik sebep sonucu burdan daha fazla uzatmayacağım. İsteyen google'lasın baksın hormonlara :)

Mamma Mia 2, birincisinden daha hoş, daha yoğun ve karmaşık duygulara sahip bir film. Acıklı falan hiç değil, duygusal derken tamamen naif ve insani duyguların en teatral dille anlatıldığı ve şarkılarla süslendiği sahneleri kastediyorum. Hikaye de, kostümler de, mekanlar da, zaman da hepsi tamamen kurgu, tamamen hayal ürünü. İlk sahnesinden son sahnesine kadar ekrana bağlayıp gülümseten, içimi ısıtan bir film. Konusunu tabii ki anlatmayacağım. Bendeki etkileri de herkese aynı şekilde yansımayabilir, bundan son derece eminim. Ama beni bilen bilir. Paylaşmak hayat amaçlarımın başta gelenidir. Özellikle güzel bir şey yaşadığımda tüm detayıyla anlatmayı ve dinleyene adeta yaşatmayı çok çok severim. 

Hayatımda bu sıralar eksik olan coşkunun aslında bana nefes kadar gerekli olduğunu hatırlattı bu film. Hayale sahip olmak nedir, hayaller gerçek olabilir mi diye sordurdu önce. Sonra farkettirdi ki, bir zamanlar büyük ve ulaşılmaz gibi görünen hayale şimdi sahibim. İşte o an, şükretmeyi hatırladım. İçimdeki hayal etme potansiyelini ve hayalleri gerçeğe dönüştürme gücünü unuttuğumu da farkettim sonra. İçindeki gücü hatırlamak ve kabul etmek her hedefte yenisi belirlenen sonsuz hayallere doğru yol almanın en önemli yakıtıdır. Ben yola koyuldum, bu filmden sonra. 

Bir paragrafta ne kadar çok "hayal" sözcüğünü kullanmışım. Düzeltmiyorum ve üstüne üstlük Mamma Mia'dan en çok aklımda kalan "I have a dream" şarkısının sözlerini buraya yazıyorum. 

(Sırada Martin Luther King Jr. I have a dream Nutku var ama o buraya göre fazla ideolojik kaçabilir.:))


I Have A Dream
I have a dream, a song to sing
To help me cope with anything
If you see the wonder of a fairy tale
You can take the future even if you fail


I believe in angels
Something good in everything I see
I believe in angels
When I know the time is right for me
I'll cross the stream, I have a dream
I have a dream, a fantasy
To help me through reality
And my destination makes it worth the while
Pushing through the darkness still another mile


I believe in angels
Something good in everything I see
I believe in angels
When I know the time is right for me
I'll cross the stream, I have a dream
I'll cross the stream, I have a dream

Bir Hayalim Var 

Bir hayalim var, söylenecek bir şarkım, 
her şeyin üstesinden gelmeme yardımcı olacak 
Eğer masalların mucizelelerini görürsen 
Başaramazsan bile geleceğe sahip olabilirsin 

Meleklere inanıyorum, 
gördüğüm her şeyde iyi bir şey var 
Meleklere inanıyorum, 
benim zamanım olduğunu anladığımda 
Nehri geçeceğim, bir hayalim var 

Bir hayalim var, bir fantezim, 
gerçekleri atlatmama yardım edecek 
Ve hedefim bunu daha değerli hale getiriyor 
Bir mil daha varken beni karanlıktan geçiriyor 

Meleklere inanıyorum, 
gördüğüm her şeyde iyi bir şey var 
Meleklere inanıyorum, 
benim zamanım olduğunu anladığımda 
Nehri geçeceğim, bir hayalim var 
Nehri geçeceğim, bir hayalim var.





çok güzel bir şarkı değil mi yaaa? 💓

21 Ekim 2017 Cumartesi

Bence, Cazibe:

Günün erken saatlerinde yazmak gibisi yok. Hele ki Yeniay günü yazmak paha biçilmez.
 (yazıya başladığım gün: Perşembe sabah 6 suları. Mert'in aniden uyanmasıyla yarım kalmıştı)
Bu Yeniay'da bir dileğim de daha çok ve daha yaratıcı yazılar yazabilmek. Daha birçok dileğim var ama diğerleri bende saklı kalsın. 
Şimdi gelelim bugünkü yazının gizemli konusuna.

Şimdi cazibenin belki de hiç farketmediğimiz bir yönünden bahsetmek istiyorum. Nereden çıktı bu dediğinizi duyar gibiyim, çocuklarla ne ilgisi var. Herşeyin çocuklarla ilgisi var lütfen. Bedenleri küçük diye onları küçük addetmeyiniz.

Cazibe bir insanın diğerine veya birden fazla insana cazip gelmesi, güzel gelmesi, çekici gelmesidir. Bunu genelde bedensel güzellik, süs, bakım ile ilişkilendirme yoluna gideriz. Ama ben farklı bir tarafını, hatta kökünde yatan başka bir kavramı afişe edeceğim şimdi. 

İnsanlar neden güzel insanları beğenir hiç düşündünüz mü? İdeal kilosunda olan, cildi parlak, saçları sağlıklı olan insanları neden beğeniriz? Çünkü onlar kendilerini severler ve  bu yüzden bedenlerine çok iyi bakarlar. 

Bir insanın cazibeli olması için, önce KENDİNİ sadece fiziksel olarak değil, aynı zamanda zihinsel ve ruhsal olarak da koşulsuz sevebilmesi gerekir. Kendine saygı duydukça kendini beğenir ve olduğu gibi kabul eder, kendini eleştirir ama asla acımasızca yargılamaz. İşte böylece, kendi bedenini bakımlı ve sağlıklı olmaya değer bulur. Kendini entellektüel olarak gelişmeye de layık görebilmesi bile kendine verdiği değer ile ilgilidir. 

Kadın veya erkek kendini bu denli sevebildiği zaman, artık farklı bir yola girmiştir. Kendi bedenine zarar verecek besinler tüketmeyi, sigara içmeyi, bedeni kaskatı edecek stres yükünü taşımayı bırakmaya başlar. Neşeyi, mutluluğu da hayat alanına alır. Derken ne olur biliyor musunuz, birdenbire içten dışa doğru yayılan bir ışıltı belirmeye başlar. Belki beden güçlenir ve ideal külosuna doğru ilerler, belki birdenbire sabahları daha dinç uyanır olur, belki bütün gün hareket içinde hiç yorgunluk hissedilmez artık, belki kahve çay tüketimi azalır ve kendiliğinden sağlıklı besinler karşısına çıkmaya başlar. O da afiyetle tüketir bunları.

Beğendiğimiz bu insanlarla konuştukça onları tanımaya başlarız. Ve görürüz ki bu insanları asıl çekici kılan şey, neşeleridir. Kendini gerçekten sevdikçe hayata karşı olumlu bir tutum içine yerleşirler. Olumlu olan insanlar da her zaman her yerde diğer insanları kendisine çeker. Arkadaş buluşmalarının aranılan isimlerine dikkat edin, hep olumlu enerji yayan kişilerdir. Bizim bazen - nereden çıktıysa - "şeytan tüyü var" diye yaftaladığımız, tatlı tatlı kıskandığımız o insanlar aslında her zaman şahane bedene veya dolu bir cüzdana sahip olmasalar da insanlara çekici gelirler. 

Bu hızlı akan hayatlarımızda önce kendimizi sevmeyi unutuyor gibiyiz. Halbuki herşey oradan başlıyor. Sağlık, güzellik, başarı, sevgi dolu iletişim, aile uyumu ve diğer her olumlu durumun insanın kendini sevmesiyle yakından ilgisi olduğunu düşünüyorum. Naçizane, bunun farkındalığına niyet ederek yazmaya koyuldum.

Kalbimizin derinliklerinde kendimizi sevmeye başladığımızda, içten dışa akan bir neşe hali bizi sarar. Bu durum, bedenimizde sağlık ve güzellik olarak tezahür ederken, eş zamanlı olarak içimiz ferahlar. Olumlu enerjiler her yanımızdadır artık ve doğal olarak da, diğer insanlar bize ve ışığımıza doğru çekilirler. Çünkü onlar da böylesi bir enerjiye sahip olmayı içgüdüsel olarak arzularlar.
Ve kanımca, olumlu enerji yayan insanlar ne kadar çoğalırsa gezegenimizin enerji alanı da o kadar güzelleşir.  Dünya gelir dağılımında denge, toplumsal sağlık ve Dünya barışı için bile etkili olur. 

Cazibeden girip nereden çıkabildim, şaşırdınız mı? Ben şaşırmadım, hem de hiç :) Çünkü herşey sevgi'yle alakalı.

1 Ekim 2017 Pazar

Varda Köprüsü

Şimdi bu bir seyahat yazısı gibi başlayacak, sonra Filozof Anne'ce bir yerlere varacak. Geçen pazar ailecek yakın bir turistik gezi yapalım dedik, Adana'dan yola çıktık. Niyetimiz Varda Köprüsü'nü bulmaktı. Veletleri arka koltuktaki yerlerine oturttuk, ellerine birer meyve suyu ve dillerine birkaç bilmeceli oyun vererek ilerlemeye başladık. Karaisalı, benim köklerimin mekanı olduğundan yolumuz sık sık oralara düşüyor. Belki de yaş ilerledikçe olsa gerek, içimde bir merak beliriyor, rotalar o taraflara çıkıyor. Yoksa, toprak mı çekiyor nedir? 

Yola çıktık, uzun zamandır olmadığı kadar keyifli bir yolculuk sonrası yaklaşık bir saatte Karaisalı İlçe merkezine vardık. Murat'a da bana da huzur veren bir yerleşimi var Karaisalı'nın. Hem bir şehirde ihtiyaç duyulabilecek her şey var, hem de sakin sessiz. Güven veriyor. Şöyle bir izledik geçerken kahvede oturan insanları, benzincideki çalışanları. Karakucak güreş peştamalını dekor yapmış benzinci patronunu. Kökünü sahiplenmiş, toprağına sıkı sıkıya sarılmış insanlar bunlar dedim içimden. Ürününe, hayvanına sarılmış, işinde gücünde olmalılar mutlaka. Keza burada dikkat dağıtan bir şey de yok, stres unsuru da yok. Burada yaşamak nasıl olurdu dedik. Çocuklar yürüyerek okullarına gitse, esnaf ve komşular eş dost olsa, doğaya yakın ama şehir hayatı yaşasak... Murat bir saatte işinde olur, hayatımızda da sadece huzur olur. Yapılar yüksek değil, sokaklar temiz ve düzenli, karmaşa intibası verecek en ufak bir delil bile sezinlenmiyor burada. Karaisalı'da pek durmadan geçip gittik. Varda köprüsü yazan tabelaları takip ede ede ilerledik. 

Sırada Yer Köprü vardı. Sonradan araştırıp öğrendiğime göre, Yer Köprü, akarsuyun üzerinde bulunan doğal bir köprüymüş. Su bir taraftan dalıyor, diğer taraftan çıkıyormuş. Zaten belli ki oldukça sulak bir yer, her yer yemyeşil ve muhtelif yerlerde çeşmeler, doğal gölcükler var. Dönüş yoluna geçtiğimizde, tam bu noktada konuşlanmış kır lokantasında yemek yemeye karar vererek, yolumuza devam ettik. 

15 dakika daha ilerledikten sonra Hacıkırı köyü ve köye göre daha çok dikkat çeken tren istasyonunun yanından geçerek Varda Köprüsü'ne geldik.  Hacıkırı vadisi üzerinde Avrupa'dan Bağdat'a giden tren yolu hattını tamamlamak üzere 1912'de kullanıma açılmış bir köprü. En dikkat çekici özelliği ayaklarının yüksekliği. Vadi o kadar derin olunca mecburen yüksek ve sağlam ayaklar yapılmış. Estetik olarak da çok etkileyici. Taşları tek tek seçmek mümkün. Arabayı oraya bırakıp biraz dolaştık, birkaç fotoğraf çektik. Çocuklar hem dağların, ağaçların manzarasından etkilendi, hem de tabii ki köprü hoşlarına gitti. Günlük hayatta gördükleri köprüler öylesine mimariden uzak, öylesine ruhsuz ki burada farklı bir doku olduğunu onlar bizden önce anladılar. Mağaraya benzer bir oyuğun içinden geçerek gezdik, kayaları hissettik, üzerlerinde biraz hopladık zıpladık. Tam dönecekken de devlet demir yollarının bir hediyesi karşıladı bizi. Uzun bir yük treni istasyondan usulca geliyordu. Usulca diyorum, çünkü gerçekten hem yavaş hem de bir trene göre oldukça sessiz geliyordu ilk önce. Köprünün üzerinde yasak olmasına karşın gezinen insanları beklermiş gibi yavaş yavaş ilerledi, yanımızdan geçerek köprüye yöneldi. Köprü de onu avuçlarıyla vadinin diğer tarafına geçirdi. İnşaatı sırasında hayatını kaybeden 21 işçi ve mühendisin ruhları sanki oradaydı, gururla izliyorlardı eserlerini. Her ne kadar ülke ve dünya çapında ünlenmiş bir yer olmasa da Varda Köprüsü çok önemli bir misyon taşıyor. Demir yolu hattını hem vadinin diğer tarafına taşıyor, hem de geçmişi geleceğe. Bir tarafta eski tarih var, bir tarafta bizim geleceğimiz çocuklarımız var. Köprüler böyle işte. Her biri fiziksel işlevlerinin yanı sıra bazı misyonlara da sahipler. Kimisi küçük çocukların okula gidip aydınlanmalarına vesile olur, kimisi hayati durumu olan hastaları kurtararak hastaneye ulaştırır... Varda Köprüsü de bizi çağırdı, çünkü bize geçmişi göstererek geleceğe ışık tuttu. Biz de, Toroslar'ın köylü işçileri nasıl da büyük bir eser yapmışlar hayran hayran bakıp dönüş yoluna geçtik.

Yer Köprü'deki kır lokantasında akan suların üzerine kurulmuş platformda oturup güzel bir yemek yedik. Yemek artıklarını ve kemikleri yanımıza alarak tekrar yola çıktıktan on dakika sonra tarlaların arasında dolaşan kemikleri sayılacak kadar zayıf bir köpek gördük. İşte o zaman, pek de adetim olmamasına rağmen restorandan neden yemek torbası aldığımı anladım. Hemen yanaşıp yemeği köpeğe verdik. Yediğinden emin olunca da mutlulukla oradan ayrıldık. 

Bu yaptığımız özellikle Mert'in çok hoşuna gitti. Hayvanları ailecek hepimiz çok seviyoruz ve dördümüzün bu konudaki ortak özelliği, bizim olup olmamasına bakmadan tüm hayvanlara bir sempati duymamız. Sokak hayvanlarını besleme hevesimiz de bundan, komşu köpeğin evimize dalması da bundan, güvenlik abimizin muhabbet kuşunu misafir edişimiz de bundan. ve daha birçok şey. Mert, daha 2 yaşında bile değildi, evimize minicik bir kertenkele girmişti. Mert'in ilk tepkisi, "anne işte artık bir hayvanımız var", olmuştu. Nedense yıllardır evimize canlılar dalar girer. Acaba bahçeli bir evde otursak neler olacak kim bilir. Ve ben tarladaki o köpeği besledikten sonra karar verdim, bundan sonra her zaman her yerde restorandan yemek torbası isteyeceğim. Nerede ne zaman aç bir canlı göreceğim belli olmaz. Ben eğer Dünya gezegeni üzerinde bir yaşam alanına sahipsem, tüm canlıların da aynı şekilde bir alanları ve yaşam hakları var. Ve eğer benim yolum onlardan biriyle kesişiyorsa belli ki bir sebebi var. Ben bazen onu beslerim, bazen severim, bazen konuşur veya sadece bakarım, o da bana o saf enerjisini sunar, arındırır, sakinleştirir, hayatın gerçekte neyden ibaret olduğunu hatırlatır. İnsanların unuttuğunu hayvanların hatırlatması pek sık olur bana. 

Köpeciğe teşekkürler sunarak biz devam ettik, yolda çocuklar tabii ki biraz uyudu ve sözleştiğimiz üzere Kemal amcamın Salbaş civarlarındaki çiftliğine geldik. Amcama nereden geldiğimizi, günümüzü nasıl geçirdiğimizi anlattığımızda gezimiz çok ilgisini çekti. Nedeniyse sadece Varda köprüsü ve civarını kendisi de çok sevmesinden değil elbette. Meğerse uzun yıllar önce büyük dedemizin yolu Hacıkırı istasyonundan geçmiş. Hani az önce dedim ya köprüler geçmişi geleceğe taşır diye. Varda köprüsü de adeta bizi "şimdi"den aldı, geçmişe taşıdı. Büyük Dedemiz, Karaisalı'nın ilk kunduracısı Mustafa Efendi, askerlik için gidip yerleştiği Eskişehir'den ani dönüş yaparken Hacıkırı'ya tren bileti alabilmek için Eskişehir'de alelacele birkaç kundura dikip etrafına satmış. Eskişehir'de bir aileyi, eş ve oğlunu, bırakarak tekrar köyüne, ilk evlendiği eşi ve çocuklarına dönmüş Mustafa Dedemiz. İşte bu gezi sayesinde, daha önce hiç duymadığımız bir aile masalı dinledik amcamdan. Kısa günümüzün karı da bu masal oldu diyebilirim. Tabii dönerken amcamdan aldığımız taze kara incirleri ve kendi elleriyle yaptığı nohutlu pirinç pilavını saymazsak.

Aile büyükleri genelde ne de güzel masal anlatırlar, değil mi? Benim annem, babam, amcalarım, dayım hep böyle bizde. Acaba yaş ilerledikçe herkes mi böyle güzel anlatır, yoksa bu bizim aileye özgü bir özellik mi bilmiyorum. Umarım yaşımın çok da ilerlemesine gerek kalmadan ben de bu kadar içten, bu kadar hissederek masal anlatabilirim. Çünkü biliyorum ki sözlü tarih ancak masal gibi anlatılırsa nesilden nesle geçer. Yazmak tabii ki çok önemlidir, ama özellikle çocuklara, yeni nesil gençlerine etki edebilmek için yazmak yeterli değil, yaşayarak ve yaşatarak anlatmak asıl aktarımı gerçekleştirir. 

Tam da bugünlerde masal anlatmak hayatımda nasıl daha çok yer alabilir diye düşünürken, bugün çok cazip bir teklif aldım. Önce bir adını koyalım da, hemen buradan da duyururum. Siz takibe devam edin, çünkü hepimiz için takibe değer bir şeyler her an buralarda bir yerde olabilir. 

"Mekan Vadisi"'nin öteki tarafındaki açık kalplere "İnternet Köprüsü" aracılığıyla sevgiler gönderiyorum :) 







17 Eylül 2017 Pazar

Bir film, Aşkın Hikayesi

(The History of Love)


Bir film… İlham verici bir film… Nerdeyse her hikayede olduğu gibi bir kadın ve adam arasında yaşanmış bir büyük aşk ana temayı oluşturuyor. 
Film, geçmiş ve gelecek arasında farklı zamanlara gidip gidip geliyor. Bazen kafa karışıklığına sebep olan kurgusu var diyebilirim. Ama film bitip de tüm bağlantılar netleşince senaryonun ne kadar da iyi düşünülmüş ve yaratıcı olduğu fark ediliyor. Filmde, ikinci dünya savaşı zamanı bir Polonya köyünde yaşayan çocukluk arkadaşları arasında ufak aşk oyunları yaşanıyor. Ama asıl büyük aşk kız ve yazar olma sevdalısı bir oğlan arasında başlıyor. Savaş, bu iki aşığın yollarını uzun bir süreliğine ayırıyor. Hikaye, New York’ta devam ediyor. 
Bu arada, yan hikaye olarak New York’ta şimdiki zamanda yaşayan başka bir aile anlatılıyor. Zamane neslinin bence de fark yaratacak olan özelliklerini çok güzel betimleyen bu iki kardeş, farkındalığı oldukça yüksek olan 15 yaşındaki Alma ve 10 yaşındaki erkek kardeşi, vefat etmiş babalarının anılarıyla ve biraz çılgın denilebilecek anneleriyle yaşıyorlar. 60 yıl önce Polonya’da başlayıp sekteye uğrayan o büyük aşk hikayesi, sürpriz bir şekilde New York’ta yaşayan bu aile ile kesişiyor. Filmi sonuna kadar anlatmaya niyetim yok. Bende uyandırdığı duygular ve etkiler asıl değinmek istediğim.

Büyük aşklar, savaşlar, hayatta kalma ve aşkı yaşatma mücadelesi, yenilgiler ve hayal kırıklıkları, dostun arkadan vurması, tam vazgeçecekken insana gelen ilahi mesajlar ve tabii ki mucizeler var bu filmde. 

Filmi izlerken de, sonrasında Murat’la ışıklı su fıskiyelerini seyrederek sohbet ederken de ben kendi payıma düşen ilhamı aldım. Ufak çapta bir aydınlanma yaşadım bile diyebilirim. 

İşte benim için bazı filmler vardır; düşündürür, kendimi sorgulatır, nerde olduğumu belletir, nerde olamadığımı gördürür. En çok da kendi hayatımı birkaç saatliğine de olsa bir kamera kadranından izlememe vesile olur. Bence herkesin hayatı bir film olacak kadar değerli ve özel. Ama bazen bu hayatı anlatmaya cesaretimiz olmuyor. Bazen de anlatacak kadar iyi senaryoyu yazacak kimse bulamıyoruz. Hikayesi yazılmış ve filmi çekilmiş o şanslı insanlara atıf olsun benim bu yazım. İyi geceler.

not: Filim Türkçe adını Aşk Notları şeklinde koymayı uygun görmüşler ama ben bu adı sevmedim. 


17 Eylül 2016 Cumartesi

İllüzyon

Gerçekte sadece bir illüzyon olsa da yaşadığı,
İnsan kendi hayatından memnun olmalı...

Kendi kararlarından, kendi konumundan, isminden cisminden, ürettiklerinden ya da üretmemeyi tercih ettiklerinden, tuttuğu taraftan, zamanını ve hatta ömrünü adadıklarından memnun olmalı..

Neden mi?

Çünkü;

Hayat amacı budur insanın. Deneye yanıla, hatalar yapa ede, mutsuz ola ola, bata çıka bulmaktır asıl kendini memnun eden hali. İşte o an, amacına bir nebze yaklaştığını hisseder ve işte ondan ışıldar gözleri. "Ruhun aynası" gözleri.

...

İllüzyon lafına takıldı egolar bilirim.  Ona da başka bir zaman açıklık gelsin. Biraz düşünsün, insanoğlu-insankızı. 
...

17 Şubat 2016 Çarşamba

Her Anne bir Şifacıdır

İkinci çocuğum İnci'ye hamileyken yazmaya karar verdiğim bir konu vardı. Bebeklerimizi,  çocuklarımızı iyileştirmede annelerin yapabilecekleri hakkındaydı bu. Taa o zamandan kalan notlarım hala duruyordu. Ancak, bir türlü geçemedim bilgisayarın önüne. Cesaret edemedim sanki... Fazlasıyla hassas geldi bu konu. Aslında koruma ve şifa benim hayatımın vazgeçilmez bir parçası ve neredeyse her anım bunları düşünüp yaşayarak geçiyor. Ve sadece bir anne olarak bile bu konunun uzmanı sayılırım bence. Ama okuyucular için acaba fazla nazik yerlere gider mi diye düşünüp dururken, birden içimden bir ses dedi ki, "herkes kendi deneyimini yaşar tabii ki. Yine de deneyimlerin paylaşılması insanlığa özgü ve haliyle bütünün gelişimine fayda sağlayacak bir şey. Ve kim bilir, belki birisi yorum da yazar altına. Evet, denedim ve oldu der. İşte o zaman mutlu olurum, o annenin bebeği için, bebeğin şifası için ve bütün insanlığın şifası için, oluşturduğumuz parlak gelecek için mutlu olurum". İşte bu noktaya vardığımda artık bekleyecek bir saniye bile yoktu benim için.

Şimdi öncelikle biraz çocuklarımızı korumaktan bahsedeceğim. Onlar henüz küçükler ve kendilerini korumayı tam olarak öğrenene kadar bizim yardımımıza ihtiyaçları var. Bizleri melek yapan da bu değil mi? :) Hani biz onları tüm fiziksel tehlikelerden korumaya gayret ediyoruz ya, işte bu yaptığımızı tüm zamana yayarak ve sadece fiziksel değil de görünüp görünmeyen her şey için yaparsak daha bütünsel oluyor. Bu koruma işini sadece korktuğumuzda, çocuğun tehlikede olduğunu hissettiğimizde ya da hastayken değil de, her an ve herşeyden önemlisi çocuk gayet iyiyken yapmak çok çok önemli. O zaman korkularımızdan arınmış olarak daha bir odaklanabiliriz, daha etkili oluruz ve tabii ki bu durumda şükretmek de içimize daha kolay siner. Korumaktan kastım aslında çok genel. Herkesin inancına göre değişir. İsterseniz ben nasıl yaptığımı paylaşayım, belki bir fikir verir. Ben her sabah evden çıkarken hem kendim, hem çocuklarım, hem eşim ve hem de evimiz için belirli bir dua okuyup ardından her birimizin koruyucu meleklerinden bizi her an korumaları için yardım isterim. Özellikle de bizi koruma kalkanı ile - yani bedenimizi ve enerji alanımızı çepeçevre saran fanus şeklinde bir ışık- koruduklarını gözümde canlandırırım. Sonra da zaten bunu yapacaklarını bildiğim için peşinen teşekkür ederim. Gün içinde herhangi bir anda herhangi bir sebepten korktuğumda da yine hemen melekleri yardıma çağırırım. Koruma kalkanını zihnimde tekrardan imgelerim. Burada önemli bir detay daha var. Çocuklarımızı korurken onları sadece fiziksel olaylardan ve hastalıklardan değil, ona iyi gelmeyen herşeyden, yani tüm toksinlerden, insanların ona iyi gelmeyen enerjilerinden, onun bedensel, ruhsal ve enerjisel dengesini bozabilecek her şeyden korumaya niyet etmek çok önemli.

Her akşam duş olmasa da suyla bir ellerini yıkarım. Bu esnada suyun hem içimizi hem dışımızı arındırdığını düşünürüm. Bunun için banyo biterken suya teşekkür ederim. Tüm kirlerle beraber almış olduğumuz elektriği de suya bırakırım. Çocuklar çoğu zaman bizim de negatif düşüncelerimizden etkilenirler ve yıkarken bunları da temizlemek önemlidir. Basit bir örnek vereyim, etraftan duyduğunuz tüm negatif kodlamalar sizi ve çocuğunuzu etkilemiş olabilir. Mesela, sokakta bir arkadaşla karşılaştınız ve okula giden sizinkinden yaşça biraz daha büyük çocuğunun sürekli kolayca hastalandığını anlattı. Siz de o sırada, benim çocuk da kreşe başladığında hep hasta olacak gibi bir düşünceyi içinizden geçirdiniz. Burada bir kodlama oluştu. Okula giden bütün çocuklar hemen ve sık sık hastalanır. İşte bu ve benzeri durumlarda, böylesi kodlamaların çocuğun bedeninde iz bırakmasını önlemek için zihninizde, tüm hücreleri de dahil olmak üzere onun bedenini ve enerji alanını tarayıp temizlemek önemli. Banyo veya su ile yapılan her şey bu çalışma için ideal zaman. Bir küçük not, gün içinde geçen konuşmaları, kimlerle karışılaşıp neler düşündüğünüzü hatırlamaya çalışmayın, genel bir temizlenme niyeti yeterlidir.

Geceleri çocuklar uyurken yanlarına gider, sakince dururum. Uzun uzun seyrederken bir yandan da yine aynı sabahki koruma duasını ederim. Ardından meleklerin yardımını alıp, onun farkında olarak ya da olmayarak gün içinde maruz olmuş olabileceği tüm uyumsuz ve negatif enerjilerden onu arındırırım. Bedenini ve bedeninin hemen dışındaki enerji alanını gözümle ve bazen de elimle tarayarak onu adeta bir kez daha yıkarım. Bu esnada şöyle düşünürüm: Yedikleri içtiklerinden veya havadan aldığı tüm toksinlerden, temas ettiği ya da etmediği kişilerden almış olabileceği ve kendine iyi gelmeyen, onun dengesini bozan tüm enerjilerden, kirlerden, mikroplardan arındırıyorum. Arındırma bittikten sonra da yine koruma dualarıyla bitiririm. Ardından ben de huzur dolarım.

Tüm insanlar bazen hastalıklar yaşayabilir. Bu gerçeğin, insan olmanın ve bedenle uyumlanmanın doğal bir gereği olduğunu, bu deneyimlerin de geçici dersler olduğunu kabul ediyorum. Buradaki dileğim, tüm hastalıkların kolaylıkla ve hafifçe atlatılması, çocuklarımızın bu deneyimlerden daha da güçlenerek çıkması ve aile olarak bizim hayat farkındalığımızı artırması.

Çocuk hastalandığında, gerekli tüm tedavileri sadece tam olarak güvendiğimiz bir tıp doktorunun yöntemlerine göre uygulamayı sürdürürken bir yandan da ruhsal yönden onun iyileşmesine yardımcı olabilir, onu hem hastalığa karşı hem de ilaçların yorucu yan etkilerine karşı koruyabiliriz. Bu noktada doktora koşulsuz güvenmek çok önemli, çünkü tıbbi kararları ona canı gönülden bırakabilmeliyiz. Bu konularda içimizde tereddüt olmamalı ki zihin sakin dursun, iyileşme karşıtı düşünce barındırmasın. Sadece iyileşmeye, sağlığa odaklansın. İşte o anda tek bir dileğimiz var, çocuğun normal sağlığına dönmesi. Ve zihnin oluşturabileceği olası tüm zıt kalıplara set çekmeli, onlara ortam bırakmamalıyız. Bunun için de doktora güven temeli esastır.

Hastalıktan iyileşmek bir süreçtir. Bazen gerekirse ateş yükselebilir, gece uykuları bölünebilir, iştahsızlık, keyifsizlik, yorgunluk, olabilir. Bunların aslında bedenin iyileşme sürecinde çevreyle iletişimi, hastalıkla mücadele eden vücudun gerginliği ve biraz da rahat bırakılma talebi olduklarını hatırlamak lazım. Tedaviyi aynen sürdürmeli ve bir yandan da zaten geçici olduğunu bildiğimiz bu semptomların geçmesine izin vermeliyiz. Geçiiiip gitmesine. Bunun için en basit öneri şu: ateş vs gibi semptomlardan bunaldığınız ve tam da kendinizi şikayet etmek üzere yakaladığınız o anlarda durun, nefes alın ve içinizden bu olumlamayı yapın: "olanı olduğu gibi kabul ediyorum ve bunların geçmesine izin veriyorum. Her şeyin benim ve çocuğumun en yüce hayrına olduğunu biliyorum. Çocuğum şuan iyileşiyor. Şükürler olsun".

Ayrıca, gecenin ve uykunun iyileştirici gücünden faydalanmalıyız. Zihin kapalıyken beden iyileşmeye daha bir odaklanabilir, engeller ortadan kalkar. Aslında beden kendini savunur ve iyileşmeyi çok iyi bilir, keşke zihin ona engel olmasa... Aynen gece uykudayken olduğu gibi. İşte bu anların gücünü ve etkisini kullanmak bunun için çok önemli. Çocuk uyur ve bedeni iyileşme sürecine girerken, anne o zamanları sadece olumsuz düşüncelerle ve kaygılarla geçirirse yazık olur, şifalanma sürecini kösteklemiş olur. Öylesi endişe anlarında hemen az önceki olumlama tekrar edilebilir. Ardından dualar ve melekleri yardıma çağırma ve son olarak yine korumak. Gerekirse suyun gücünden faydalanmak.

İlaç tedavisi sırasında bana çok önemli gelen bir şifa çalışması daha var, paylaşmalıyım. Çocuğa bir ilaç verirken sesli ya da sessiz olarak tekrarladığım bir olumlama bu. "Bu ilacın çocuğumun bedeninin savunma sistemini güçlendirdiğini ve onu bu hastalıktan kurtardığını biliyorum. Bunun için teşekkür ederim. İlaç çocuğumun bedenine giriyor, onun iyileşmesine yardım ediyor ve tekrar bedeninden kolayca çıkıp gidiyor. Çocuğumun tüm organları gelişiyor, güçleniyor."
Bu olumlama bence önemli çünkü bazı ilaçlar çok güçlü toksik kalıntılar bırakabiliyor. Bu ilacı hiç vermemektense onun faydalarını almayı ve faydalı olmayan kısımlarını ise atmayı tercih ediyorum. Bu da hayat boyu devam eden bir alışkanlık haline gelsin istiyorum bir yandan. Sadece ilaçlar değil, yiyecek ve içecekler için de geçerli bir niyet olarak çocuklarıma aşılamaya kararlıyım.

Aşılama demişken, aşılar için de benzer olumlamayı yapıyorum. Ben de birçok anne gibi, durduk yere çocuğa bir sürü aşı yapmanın zorluğu ve isteksizliğini hissediyorum. İşte yine böyle bir anda bu olumlamayı geliştirdim. "Bu aşı çocuğumun sağlıklı bedenini eğitmek, savunma sistemini geliştirmek için yapılıyor. Aşının faydalı olmayan bir maddesi var ise, çocuğumun sağlıklı bedeni onu kolayca atıyor. Şükürler olsun"

İşte, anneler, herşey bu kadar kolay. Püf noktası her daim şifaya yani iyileşmeye odaklanmak. Onun arkasından gelecek size ait tüm düşünceler içinizi ısıtır ve çocuğunuzu iyileştirir. Belki siz benim yazdıklarımdan bile daha güzel olumlamalar yaratırsınız. Neticede, kendi çocuğunuzun şifacısı sizsiniz. Tüm doktorlardan bile daha etkili olduğunuzu bilin ve kendinize güvenin. Çare kalbinizde. Bir elinizi kendi kalbinize, diğer elinizi çocuğun bedeninde hasta olan noktaya koyun ve ona kalbinizden yeşil bir şifa enerjisi gönderin. Bakın, izleyin, çocuk uyandığında iyileşmiş olacak. İşte bu kadar kolay.

Bu yazıda yazdıklarım benim kişisel yaşam deneyimim, gün be gün geliştirip harmanladığım felsefem. Ancak kendi kişisel gelişimimde; aynı zamanda arşiv uzmanı ve profesyonel turizm rehberi olan, çok Sevgili arkadaşım ve bireysel dönüşüm danışmanım Edine Süleymanoğlu çok etkili oldu ve olmaya devam ediyor. Yazılarda ve sohbetlerimde zaman zaman değindiğim bazı teorik yöntemler ve bilgileri ise okumuş olduğum kitap ve makalelerden, katıldığım Melek Koçluğu Eğitimi'nden aldım diyebilirim. Kitapları ve ekolleri zaman zaman yeri geldikçe burada paylaşabilirim.

Herkese sağlık ve denge dolu günler dilekleriyle...


20 Ekim 2015 Salı

Voltran'ı oluşturmak

Ekşi sözlük'e sordum. Voltran nedir diye. İşte ilk gelen cevap: "Voltran'ı oluşturmak: kötülerle savaşmak için son çare. 5 tane Aslan önce tek tek uğraşırlar ama hepsi yenilir. Son olarak voltranı oluştururlar ve olaya son noktayı koyarlar." 

Nerden çıktı diye sormayın. İlham böyle birşey işte. Nerden neyi çağrıştıracağına akıl sır ermez.

Bizim aile ve hatta sülale başta kendini olmak üzere herkesi acımasızca eleştiren insanlardan oluşur. Ben de bugün farklı birşey yapayım da bizim voltranın güçlü yönlerini göreyim dedim. Tahmin ettiğimden çok daha kolay oldu, hatta bence eleştirmekten çok çok daha pratik... Sadece dakikalar içinde net bir şekilde zihnimde çizilmişti. Sadece kelimelere dökmek kaldı geriye, ve bu benim için çocuk oyuncağı. Aile dışından okuyanlara biraz zevksiz gelebilir ama olsun, bu da böyle olsun.

Ben;

Annem gibi çalışkan, azimli, kendine güvenen, hızlı düşünüp pratik çözümler üreten, kalbi pür-i pak ve hep iyi niyetli, bencilin tam tersi, tanıyan nerdeyse herkes üzerinde etki yaratmış, herkesi koşulsuz sevip onayladığını belli eden ve hatta açıkça ifade eden, sevimli, yemek yapmanın kimyası konusunda ileri derecede becerikli;

Babam gibi şanslı, cesur, zeki, duygusal, girişimci, yer yön duygusu gelişmiş, güçlü hafızaya sahip ama dertleri kolay unutan, her konuda az çok bilgiye sahip, mükemmel hikaye anlatıcısı hatta canlandırıcısı, damak tadı fazlasıyla gelişmiş;

Fırat Abim gibi çalıştığını gördüğüm her konuda kabiliyetli, akıllı, yaratıcı, nolursa olsun asla yılmayan, inançlı, felsefi, innovatif, dürüst, hiç boş durmayan, esnek ve uyumlu, arabulucu ve barıştırıcı, dobra konuşan, ikna edici;

Murat Abim gibi hayal gücü gelişmiş, sorunlara her zaman başbaşka noktalardan bakarak çözüm üreten, heyecanlı ve coşkulu, herkes tarafından hep çok sevilen, daima en az bir konuda heyecan verici bir fikre sahip olan, hep karşısındakini sevip onayladığını hissettiren;

biri olmak isterdim. Sanırım benim "temel" ailemin en minnoşu olarak birazcık da olsa hepsinin bazı özelliklerinden taşıyorum. Kimisi genetik tabii ki, kimiyse gözlemle öğrenilmiş. 

Hayatta, hatta özellikle de bu ülkede, diğerlerinin güzel yönlerini görmek ve kabul etmek büyük fark yaratacak, inanıyorum. Ve buna kendi yakınlarımdan başlasam dedim.  Hiç de zor olmadı, tavsiye ederim. Alın kalemi kağıdı elinize ve başlayın ailenizden, komşunuzdan, iş arkadaşlarınızdan. Sonra yavaş yavaş genişletin daireyi. Sonunda da dairenin dışındakilere ulaşın. Gördükleriniz sizi şaşırtmasın, kendinizi bulacaksınız her birinin içinde. Ve kendinizi daha çok seveceksiniz nihayetinde...